Ramazan Karakale Kimdir ?

Ege Üniversitesi Fen Fakültesi – İzmir Yüksek Öğretmen Okulu – KimyaFizik Bölümü mezunuyum.

Şu anda da kimya öğretmenliği ve yazarlıyapıyorum.  Bu mesleği isteyerek ve severek yapıyorum.

Hani denir ya bir kez daha dünyaya gelirsem -eğer seçme olanağım varsayine kimya öğretimini seçeceğim.

Daha Fazlası

 

 

facebook

Adınız
E-mail adresiniz
Konu
Mesaj
Güvenlik Kodu
Buradasınız: Anasayfa BİLİM TARİHİ Bilim ve Tarihi

Bilim ve Tarihi

 

Bilim ve Tarihi                                                                          

 

Bu memlekette bilim tarihi öğretemezseniz, hiçbir yere gidemezsiniz.”

Sevim Tekeli (2003), Bilim Tarihçisi

Bilim tarihinin size öğreteceği şey, bilimin araştırmayla ilerlediğidir. Hiçbir komplekse kapılmadan sorularınıza yanıt aramanız, yanıtları bulmaya çalışırken hiçbir kaygıya kapılmamanız gibi şeylerdir. Bunları yaparak öğrenebilirsiniz.”

Erdal İnönü (2003), Fizikçi

 

Bilim tarihi, cehalet ve hurafenin miskinliğine, iki yüzlülük ve yalana, aldatma ve aldanmaya; kısaca, karanlığın tüm güçlerine karşı sürüp gelen, ama bir türlü bitmeyen, bir savaşın öyküsüdür.”

George Sarton (1884-1956), Bilim Tarihi disiplininin kurucusu

 

Fen, çok insancıl bir bilgi türüdür. Bizler, hep bilinenin sınırındayız, umulana doğru, ileriye yönelik atılımdayız. Bilimde her yargı, yanılgıdan kıl payı ayrılır ve kişiseldir. Bilim, yanılabilmemize karşın bilebildiklerimize bir saygınlıktır. Bu anlam, Oliver Cromwell’in sözlerinde özetlenmiştir: Tanrı aşkına, yalvarırım, ne olur, yanılabileceğinizi bir kez olsun düşünün.”

J. Bronowski, Matematikçi

Bilimin kültürel yaşamımızı biçimleyen en güçlü etken olduğu tartışma konusu olmaktan çıkmıştır artık

M. L. Oliphant, Fizikçi

Bilimin nasıl çalıştığını anlamayan bir halk, son derece kolayca cahillerin pençesine düşebilir… anlamadıklarıyla alay edenler ya da bilimcileri günümüzün paralı askerleri militarizmin araçları olarak ilan eden slogancılar. Aralarındaki… fark… anlamak ve anlamamaktır… Ayrıca bir yandaki saygı ve hayranlıkla öbür yandaki nefret ve korkunun farkıdır.”

Isaac Asimov, Bilim Yazarı

 

Bu yazı, bilim tarihiyle ilgili bazı noktaları okurun ilgisine sunmayı amaçlıyor. Yazarın amacı, bilim tarihinin insan kültüründeki belirleyici önemine dikkat çekmek, onu eğitim sistemimizin bir parçası haline getirmenin kazandıracağı düşüsel dinamizmi göstermektir. Bilim ve teknoloji aynı şey midir? Bilim ile öteki kültürel olgular (felsefe, din vb) arasında nasıl bir farklılık vardır? Bilim ne zaman, nerede doğmuştur? Bilimin doğuşuna uygarlığın katkısı ya da tersine uygarlığın doğuşuna bilimin katkısı var mıdır, varsa nelerdir? Bunun gibi sorular üzerinde durulmaktadır. Metin içinde geçen eserler, kaynakça bölümünde verilmektedir.

 

1. Çağımız ve Bilim

Bilim tarihi, elbette ki bilimin ortaya çıkışının ve gelişiminin açıklamasını yapar. Bilimcilerin buluşlarına ve görüşlerine dikkat çekerBilim tarihi, bilimlerin öyküsüdür ve bilimin halka tanıtılmasında en büyük araçlardan biridir. Aşağıda bilimin ve bilim tarihinin ne olup olmadığı sorusunun ayrıntılarına gireceğiz; ama önce bilimin önemi konusuna kısa değinmeliyiz. Bilim, uluslarüstü bir kültürel etkinliktir ve bu özelliğiyle bütün uluslara birleştiren en güçlü çimento rolündedir. Bilim bu özelliğiyle aslında ömrünü çoktan doldurması gereken dinsel, ırksal, cinsel, ideolojik bağnazlıkları ortadan kaldırmanın en etkili aracıdır. Fakat en iyi araçları bile üreten de kullanan da insandır. Bilimi canavarca amaçlar için de kullanabilirsiniz, bilime sırtınızı dönerek de yaşayabilirsiniz; ama onun asıl önemi ve gücü, insanlığın genel mutluluğu için de kullanılabilir olmasındadır. Bilimin başka bir özelliği, demokratik hak ve özgürlüklerle ilintili olmasıdır. Bunu ilk bakışta anlamak güç olabilir. Fakat gerek bilimin doğuşuna, gerekse gelişmesine ve 20. yüzyılda aldığı yeni görünümlere (sosyalist sistemin deneyimlerine) bakıldığı zaman düşünce özgürlüğü olmadan, demokratik bakış açısı olmadan bilimsel hayatın canlanması zayıf kalıyor. Bugün kapalı toplumlarda bilimin ve sanatın gelişmiyor olması, bu gerçeğin en güçlü kanıtlarından biridir. Bunun bilincine varmayan toplumların ilerlemesi, çok sancılı geçmektedir. Çünkü bu toplumlar, bilimin artık kültürel yaşamımızı belirleyen en güçlü etken olduğunun farkında değillerdir. Yukarıdaki alıntılarda özetlendiği gibi, bilim tarihi, cehaletimizi yüzümüze vurmaya ve buradan çıkmaya hizmet edecek bir büyük hazinedir. Fakat bu, hazinenin değeri, ancak kendi cehaletimizle yüzleşmeyi göze aldığımız oranda kendini gösterir.

Bilim ve teknolojinin büyük ilerlemeler kaydettiği 20. yüzyılı geride bıraktık. Bilim ve teknolojinin nimetlerinden yararlanan insanlar, onun kültürel gıdalarından aynı ölçüde beslenemiyor. Bilim ve teknoloji, insanoğluna ilerlediğini gösteren en büyük kültürel etkinliktir; ama gayrıbilimselliğin alıp yürüdüğü bir dönemde bu gerçek algılanamaz oluyor. Gerçekten dünyamız bilim eğitimini ciddiye almayan devletlerin çoğaldığı bir dönemden geçiyor. Yalnız gelişmekte olan ülkelerden söz etmiyorum. En gelişmiş ülkelerde bile halkın cehaletin pençesine düşmekte olduğunu görüyoruz. İşte birkaç örnek.

Amerika’da yükselen cehaleti, o ülkenin en parlak bilimcilerinden ve yazarlarından Carl Sagan (1934-1996),  Karanlık Bir Dünyada Bilimin Mum Işığı’nda (1995) anlatıyor:

“Amerikalı yetişkinlerin yüzde 63’ü son dinazorun ilk insan ortaya çıkmadan önce öldüğünden; yüzde 75’i antibiyotiklerin virüsü değil bakteriyi öldürdüğünden; yüzde 57’si “elektronların atomdan küçük” olduğundan habersiz. Anketler, Amerikalı yetişkinlerin yarısının Dünya’nın Güneş çevresinde döndüğünü ve bu sürecin bir yıl aldığını bilmediğini gösteriyor.  Sagan, “Cornell Üniversitesi’nde ders verdiğim lisans sınıflarında yıldızların gece doğup battığını, hatta Güneş’in de bir yıldız olduğunu bilmeyen parlak öğrencilere rastlıyorum.” Yine 1993’te yapılan bir ankete göre hem Çin’de, hem de ABD’de insanların ancak yarısının Dünya’nın Güneş çevresinde yılda bir dönüş yaptığını bilmediğini gösteriyor.  Sagan ekliyor: “Bu durumda rahatlıkla söyleyebiliriz ki Copernicus’tan dört buçuk yüzyıl sonra hala Dünya’daki insanların çoğu, gezgenimizin kıpırtısızca evrenin merkezinde oturduğuna ve bizim “özel” olduğumuza yürekten inanıyor.”

Güneş sisteminin yaşının 4.6 milyar yıl olduğunu biliyoruz. Yeryüzündeki kurşun miktarı ile uranyum miktarı arasındaki ilişkiler bu rakamı gösteriyor. Ayrıca Lazerler ve iyon sondaları gibi araçlarla yapılan araştırmalar da bu hesapları doğruluyor. Güneşimiz bir yıldız. En az 5 milyar yıl daha parlamaya devam edecek bir yıldız. Bu kısa anımsatmadan sonra şimdi başka bir istatistiğe göz atalım.

 Hal Hellman, Büyük Çekişmeler’de (1998) anlatıyor:

“1993 yılında Gallup tarafından yapılan bir kamu oyu yoklaması, Amerikalıların neredeyse yarısının, insanların son 10 000 yıl içinde Tanrı tarafından yaratıldığına inandığını ortaya koydu. Parade Magazine’in haberine göre, ‘Amerikalıların yüzde 75’i Ulusal Bilim Vakfı tarafından hazırlanan ve insanlarla dinazorların aynı zamanlarda yaşayıp yaşamadığı gibi soruların sorulduğu temel fen sınavını geçemezler.’

Lewis Wolpert, Bilimin Doğal Olmayan Doğası’nda benzer konuya şöyle değiniyor:

“Çağımızın belirleyici özelliği olan bilim, Batı toplumunu tanımlar. Bilim hiçbir zaman bu kadar başarılı olmamış, birçok insanın kafasına bilimsel düşünce yabancı olmasına karşın, ne de bu kadar çok yaşamımızı etkilemiştir. ABD’de neredeyse nüfusun yarısı evrimin doğal ayıklanma ile olduğuna inanmıyor ve İngiliz vatandaşlarının önemli bir oranı dünyanın güneşin etrafında döndüğünü kavrayamamakta. Ve ben dünyanın güneşin etrafında döndüğüne inananlardan 100 000 de birinin savlarını destekleyecek doğru kanıtlar verebileceklerinden kuşkuluyum (böylesi bir inancın kanıt ve iddiaları aslında oldukça karmaşıktır). Aslında birçok kişi bilimsel fikirleri anladıkları için değil, onlara doğru olduğu söylendiği için kabul eder. Bilimin doğasının çok az anlaşılmasında şaşılacak bir şey yok. Hayranlık ve korku, umut ve düşkırıklığı karışımı bir görünüm yerine bilim hem çağdaş endüstriyel toplumun hastalıklarının kaynağı, hem de bu hastalıkların ilacı olarak görülüyor.”

 

2. Bilim ve “Anlamak”

Anlamaya çalışmak. Sorun bu.  Büyük matematikçimiz Cahit Arf (1910-1992) , bilimsel çalışmanın hiç sönmeyen bir anlama tutkusu olduğuna dikkat çekmişti. Matematikçimiz Tosun Terzioğlu, Arf’ın bu vurgusunu şöyle açıklamaktadır: “Daha çok anlamak, daha derinlemesine anlamak. Her bilimsel buluş, her bilimsel kuram, her yeni matematik teoremi sorgulanmaya, sınanmaya ve geliştirilmeye açıktır. Ama bu sorgulanma ve sınanma da bilime dayalı olarak yapılmalıdır.” (Carl Sagan’ın Karanlık Bir Dünyada Bilimin Mum Işığı adlı çevirisine yazdığı önsözde)

Doğa hakkında bilgi edinmek, onun anlamak istiyorsak, onun konuştuğu dili anlamamız gerekir. Bilimsel çalışma denen şey budur. Doğa hangi dili konuşumaktadır? 17. yüzyılda zirvesine çıkan bilimsel devrim döneminden bu yana biliyoruz ki, doğanın dili, matematiktir; ölçüp biçmedir. Bu dili, insanoğlunun ortak dili, ortak kültür bileşeni yapan da doğanın kendisidir. Alın kuantum kuramını. Bu kuram atomu ve atomaltı parçacıklara anlama çabasının yanısıra akıl almaz bir teknolojiye dönüşmüştür. Bunu anlıyor muyuz acaba?

 Cahit Arf’ın bu konuda anlattığı bir öyküyü anlatmak istiyorum. İlk radyo vericisini yapan Marconi, İngiltere’de bir davette bulunuyor. Orada bulunan bayanlardan biri kendisine telsiz telgraf iletişiminin nasıl yapıldığını soruyor. Marconi de kendisine bir havuzun bir kenarına atılan bir taşın yarattığı dalganın yayılması ile havuzun diğer ucunda taşın atıldığının farkına varılabileceğini ve başka başka aralıklarla havuza atılan taşların havuzun diğer ucuna  işaretler gönderebileceğini söyleyerek anlatmaya çalışır. Fakat aceleci olan bayan, kafasını daha fazla karıştırmamak için  “ha anladım” diyerek  oradan uzaklaşır; dostlarına telsiz telgrafı şöyle anlatır: “Örneğin İngiltere ile New York arasında telsiz telgrafla muhabere yapmak için Atlantik’e İngiliz sahillerinden taşlar atılır ve bunların oluşturdukları dalgalar, New York’ta kaydedilir. Sonra bunlar yapılan bir anlaşmaya göre kelimeler olarak manalandırılır.” Aceleci bayan meraklıdır; ama gösteriş merakı, anlama merakının üstüne çıkmıştır. Bilimde anlamak için, insanın bilmediğini bilmesi gerekir. Her şeyi bildiğini sanan bir insan öğrenmeye açık olmadığı için, anlamaya da çalışmaz.

Richard Phillips Feynman (1918- 1988, Fizik Nobel 1965), 1963’te Seattle’de yaptığı bir konuşmada, bilim adamlarının, şüphe ve belirsizliklerle uğraşırken dünyayı özgürce keşfe çıkmalarının çok önemli olduğunu, hatta bunun bilimin de ötesinde yer aldığını söyledi ve sözlerini şöyle sürdürdü:

Bilimde cahil olma anlayışının getirdiği tatminin büyük bir değer olduğunu ve böyle bir anlayış sayesinde ilerlemenin kaydedildiğini bilen bir bilim adamı olarak kendimi sorumlu hissediyorum. Bu ilerleme, özgür düşüncenin meyvesidir… Kendimi, bu özgürlüğün değerini savunmak, şüphenin korkulacak bir şey olmadığını öğretmek ve bu şüphenin de insanlık adına yeni olasılıklar getiren bir değer olarak memnuniyetle kabul edilmesi adına sorumlu hissediyorum. Eğer emin olmadığınızı biliyorsanız, durumu düzeltecek bir şanşınız var demektir. Bu özgürlüğün, gelecek kuşaklar için de var olmasını istiyorum.”

(Feynman Öyküleri:“Anılar ve Görüşler”)

Şimdi bazı sorularla kendimizi uyaralım: Bilim nedir? Bilim ve teknoloji arasındaki fark ve ilişki nedir? Bilim ve felsefe arasındaki ilişki ve farklar nelerdir? Uygarlık, kent ve kültür arasında ne gibi bağlantılar vardır?

 

3. Bilim, Teknoloji, Din ve Felsefe

bilim arasındaki ilişki nedir? Bilim ve teknoloji, herkesin malı mıdır? Bilim ve teknoloji, her kültürün ortak bir bileşeni midir? Matematik bir bilim midir?

Bilim genel olarak insani bilimler ve doğa bilimleri olarak sınıflandırılabilir. Bizim buradaki konumuz doğa bilimleridir.

Bilim, doğadaki olayların açıklamasıdır; doğayla diyalogdur.  Bilim, olgulara dayanarak hipotezler geliştirmek ve bunları gözlemlerle/deneylerle sınamaktır. Bilimsel çalışma süreci, bunların yanında hipotez ve gözlem sonuçlarını başka insanlarla paylaşmayı içeren “toplumsal” bir süreçtir. Kısaca bilim, doğa yasalarını keşfetmek için yapılan bilinçli bir uğraştır.

20. yüzyıl biliminin büyük öncüsü Albert Einstein(1879-1955, Fizik Nobel 1921), bilimle ilgili olarak şöyle demektedir:

Bilim, mevcut ve tamamlanmış haliyle, insanca bilinen en objektif olgudur. Ama oluşmakta olan bilim, varılmak istenen bir hedef olarak bilim, insanın bütün çabaları kadar subjektif ve psikolojik etkenlerce koşullanmış bir faaliyettir; o kadar ki “ Bilimin amacı ve anlamı nedir?” sorusuna çeşitli zamanlarda ve çeşitli kimselerce verilen karşılıklar hep birbirinden farklı olmuştur.”

 

20. yüzyılın büyük fizikçilerinden ve öğretmenlerinden fizikçi Richard P. Feynman( Feynman Öyküleri:“Anılar ve Görüşler”) , Her Şeyin Anlamı’nda (1963) bu soruyu şu üç şeyden biri ya da bunların bir karışımı anlamında kullandığımızı belirtir:

* Şeyleri keşfetmenin özel bir yöntemi,

* Keşfedilen şeylerden elde edilen bilgilerin kendisi,

* Yeni şeylerin aktüel gerçekleştirilmesi (teknoloji).

 

Feynman, Keşfetme Hazzı’nda da  “Bilimsel bilgi, değişen kesinlik derecelerindeki bildirimlerin bir kütlesidir- bir kısmı emin olmaktan çok uzak, bir kısmı neredeyse emin, hiçbiri mutlak olarak kesin değil”

Bilimin ilkesi ve neredeyse tanımı şu şekilde verilebilir: Bütün bilgi deneyle kontrol edilir. Deney, bilimsel doğrunun tek yargıcıdır” Bu sözler  Feynman’ın (Altı Kolay Parça)

1982’de okullarında “Amerikan bilimi” konulu bir sergi açılacağını bildiren ve kendisinden imzalı fotoğrafını isteyen bir öğretmene Feynman’ın verdiği yanıt şöyledir:

Amerikan bilimi” konulu bir sergiye çok olumlu yaklaşmıyorum. Bilim, tüm insanlığı ilgilendiren ortak bir çabadır ve bilimde “Amerikan bilimi” olarak nitelendirebileceğimiz ve bu nedenle de sanki dünyanın diğer bölümlerinde bilim yokmuş gibi bir anlama gelebilecek bir kavram yoktur.”(Mektuplarla Feynman)

 İngiliz kristal bilimci ve bilim tarihçisi Jean D. Bernal’ın (1901-1971) Bilimler Tarihi’nde (Science in History, 1954) dediği gibi “Bilim, niteliği bakımından, insan faaliyetlerinin en değişebilir olanıdır.” Çünkü bilim, kendisini sürekli yenileyen ve düzelten bir kültürel etkinliktir. “ Bilim öyle bir fenomendir ki, tarihi boyunca o kadar çok değişmiş, diğer sosyal faaliyetlerle her alanda o kadar içiçe geçmiştir ki, önerilecek her tanım, sadece onun gelişim dönemlerinden herhangi birinin tek bir veçhesi, hem de çok kere önemsiz bir veçhesi hakkında bize az ya da çok yetersiz bir fikir verebilir.”

 “Bilim, bir kurum, bir yöntem, geleneksel bir bilgi birikimi, üretimin devamı ve gelişmesinde önemli bir etken, evrene ve insana dair inanç ve tohumları biçimlendiren en güçlü etki unsurlarından biri olarak ele alınabilir.”

Matematikçi ve modern bilgisayarların yaratıcısı Alan Turing (1912-1954) bir soruyu yanıtlarken modern bilimi anlatmak üzere “Bilim, diferansiyel bir eşitliktir” demişti. (More Big Questions, Paul Davies, ABC Boks-1998)

İngiliz bilim yazarıJohn Gribbin, kitabının birinci bölümünün ilk tümcesi şöyle: “Fiziği Isaac Newton icat etmiştir, bütün bilim de fiziğe dayalıdır” (Schrödinger’in Kedisinin Peşinde, Çeviren: Nedim Çatlı, Metis yayınları 2004)

Peter B. Medawar (1915-1987, Nobel Tıp 1970), Genç Bilim Adamına Öğütler’de (1981) “bilim, doğal dünyanın neye benzediği hakkındaki en son düşüncelerimizi temsil eden, birbirine mantıkla bağlanmış kuramlar (teoriler) ağıdır” demişti.

İngiliz matematikçi ve filozof Bertrand Russel, Bilim ve Din’de bilimi şöyle tanımlar: “Bilim, gözlem yoluyla ve bu gözlem üzerine kurulmuş akıl yürütme ile önce dünyayla ilgili belirli olguları sonra da bu olguları birbirine bağlayan yasaları bulma ve geleceğin önceden kestirilmesini olanaklı kılma girişimidir.”

 

Bilim öncesi ile bilim bir kopuş mudur? Simyadan kimyaya, astrolojiden astronomiye, büyüden tıbba geçiş bir kopuş olarak görülmelidir ( Bachelard).

Modern bilim neden Avrupa’da doğmuştur? Niçin Çin’de doğmamıştır?

Bilim ve Teknoloji

İnsan, doğayı teknikle değiştiren canlıdır. Organlarının yetmediği yerde zekasıyla tekniği devreye sokmuştur. Teknik doğada yoktur. Doğada tekerlek, bıçak, çömlek, çivi, düğme.. yoktur. Buhar makinesi, uçak, otomobil, bilgisayar da yoktur! Teknoloji, bilimden önce de vardı. Babilliler ve Mısırlılar ileri düzey teknolojiler geliştirilmiş olmalarına rağmen, mitolojik açıklamalardan öteye geçememişlerdir.

Sabanın, koşumun, kaldıracın, dümenin bulunuşunun bilimsel gelişme ile hiçbir ilişkisi yoktur. Ortaçağ sonundaki gotik kemer, cam resimler, saatlerdeki sayılar, bunlara ilişkinin bilimsel kuramların ilerlemesinin sonucu değildir; böyle bir ilerlemeye de yol açmamışlardır. Teknolojinin tarihi, bilimden çok eskidir. Mısır Piramitleri ya da Çin Seddi, bilimin değil, teknolojinin yaratılarıdır.

George BasallaTeknolojinin Evrimi’nde (1988)  şu soruyu sorar:

Teknoloji, bilimden eski olmanın yanı sıra, bilimin yardımı olmaksızın gelişkin yapılar ve aletler yaratabilme kapasitesine de sahiptir. Aksi halde eski çağların muazzam mimarisini veya Ortaçağ katedrallerini ve mekanik teknolojisini( yel değirmenleri, su çarkları ve saatleri) nasıl açıklayabiliriz? Peki ya eski Çin uygarlığının parlak başarılarını başka türlü nasıl açıklayabiliriz?”

Bilim ve Din

Din ve bilim, tarih boyunca kimi zaman el ele, kimi zaman diş dişe olmuş iki insan etkinliği. Yine de bilim ve din iki ayrı olgu. Çünkü soruları, yöntemleri ve hedefleri farklı.

Bir zamanlar insanlar bilim ve din arasındaki farkı pek anlayamadı. Çünkü eski zamanlarda bilimle din iç içeydi. Fakat daha sonra, özellikle 17. yüzyıldan itibaren bilimle dinin, kültürün iki ayrı kulvarı olduğu net olarak ortaya çıktı. Bu düşüncelerde eksik olan şey, sorular ve sorulara verilen yanıtlarla ilgili olduğunu şimdi anlıyoruz. İnsan zihni her şeyi sorar. Ne güzel. Kötü olan, her şeyin sorulmasına engel koymaktır. Her şeyin sorulmasına engel olan zihin, olasılıkçı yorumun bilinmediği zamanların zihnidir. Burada kabaca iki insan tipi var. Birisi her şeyi bilen, öteki her şeyi sorgulayan. Dinle bilim karşılaştığında, bilim hep ilerlemiştir. Çünkü bilimin yaptığı en büyük entelektüel buluşlardan bazıları, dinsel soruları verdiği büyük yanıtlardadır. Din, bir inanç sistemidir; görüş ve kurallar, değişmez. Bilim ise sürekli kendini yeniler, değiştirir.

Din de bilim de kültürel birer olgu. Fakat bilim ile din, farklı özellikteki iki olgu. Din, yapısı gereği “inanma”ya dayanır. Belli bir dinin peygamberi, kitabı ve kuralları vardır. Dünyayı ve yaşamı o kurallar ışığında anlama isteği vardır. Dinde  evrenin “doğa üstü” güç ya da güçler tarafından “yaratıldığı” ve “yaşatıldığı” inancı vardır. Bilimde ise doğa olayları, yine doğa olaylarına bağlı olarak açıklanır.

Din, bilimden farklı bir kültür unsuru. Astrofizikçi M. Ali Alpar’ın dediği gibi (1994)

 “Din, maddi ve kütler üretimi amaçlamaz. Dinin öncelikli amacı, bu dünyayı öğrenmek, bu dünyayı anlamak, bu dünyada iyi yaşamak değil. Sonra, yöntem olarak, akla ve sağduyuya  değil, inanca dayanır; sorgulanabilir, sınanabilir, başkalarıyla paylaşılabilir ve tekrarlanabilir deney ve gözlemlere dayanmaz. Yanlışları kabul etmez, kişisel boyutta inanca dayandığı için, inanç da objektif bir şekilde aktarılıp paylaşılamadığı için, toplumsal boyutta da din biçim ve ritüel ağırlıklıdır, bunlar öncelik kazanır. O zaman, bu özelliklerle din temelli bir eğitim, maddi ve entelektüel kaynaklarını kullanmayı topluma öğretmez.”

Dinle ilgili bizi yakından ilgilendiren bir sorun da İslam-Hıristiyan kutuplaşmasında görülüyor. İslam dünyasındaki bilimi, Kuran’la başlatma, ondan önceki devri “cahiliye” devri olarak küçümseme eğilimi özellikle Arap dünyasında yaygındır. Yine Arap dünyasında, her şeyi 8. Ve 12. Yüzyıllar arasında gelişen İslam Uygarlığı’nın yarattığını, Batı Uygarlığı’nın bu eski uygarlığı “taklit” ettiği gibi bir böbürlenme hâlâ yaşamaktadır. Bu konuyla ilgili olarak ilahiyat profesörü Neşet Çağatay, İslam Tarihi (1993) adlı güzel eserinde şöyle demektedir: “ Aslında İslam dini nakli yani dogmatik değil, rasyonel yani akli bir dindir. Atomun parçalanmasını, insanoğlunun Ay’a ayak basmasını mümkün kılan pozitif bilimleri, kozmografyayı, fiziği, kimyayı, astronomiyi Kur’an’da var sanan bir kafa İslamiyet’i, gerçek anlamı ile kavrayamaz. Pozitif bilimler, sürekli olarak değişir, yeni kurallar ortaya atar. Kur’an ise genel çizgiler halinde, yasaklar, buyruklar koyarak, örneklerle öğütleyerek, kişi ve toplum ilişkilerinin moral yapısını kurma amacını güder. Kuralları sonsuza dek değişmeyecek bir din kitabından, Kur’an’dan temeli, sürekli değişiklik ve düzeltmeye dayanan pozitif bilimleri öğrenmeye çalışmak, dini anlamamak, dahası onunla alay etmek olur.”

 

Carl Sagan, Karanlık Bir Dünyada bilimin Mum Işığı’nda şöyle der:

“Bilimin başarılı olmasının nedenlerinden biri, özünde bir hata düzeltme mekanizması ile birlikte yapılanmış olmasıdır. Kimileri bunun fazla genel bir niteleme olarak görebilir; ama yaptığımız her özeleştiride, fikirlerimize dış dünyayı da bakış açımıza katarak her sorgulayışımızda bilim yapmış oluyoruz.”

 Feynman, Altı Kolay Parça (1963) şöyle demektedir: “Bizim görüşümüze göre matematik, doğal bilim anlamında bilim değildir. Geçerliliğinin sınanması deneysel değildir. Bu arada, baştan açıklığa kavuşturmalıyız ki, bir şey bilim değilse, yanlış olması gerekmez. Örneğin, aşk bir bilim değildir. Onun gibi, herhangi bir şeyin bilim olmadığı söyleniyorsa bu onun yanlış bir şey olduğu anlamına gelmez; bu, sadece o, bilim değildir anlamına gelir.”

Feynman, bilimle öteki kültürel etkinliklerin farkının altını çizerken şöyle demişti:

Deney ve gözlem, bir fikrin gerçek olup olmadığını gösteren tek ve en son yargıçtır. Aradığımız şey felsefe değil, gerçek şeylerin davranışlarıdır… Bilimi seviyorum, çünkü bir şeyleri kafanda tasarladığında, doğru olup olmadıklarını deneylerle kontrol edebiliyorsun; sonuç ya evettir ya da hayır. Yanıtı Doğa söyler ve sen de o noktadan ilerlemeye başlarsın. Diğer ilimlerde, doğruyu yanlıştan aynı kesinlikte ayıran bir yol yoktur” (Mektuplarıyla Feynman)

 

Aynı konuda Carl Sagan, KBDBMI’da şöyle demektedir:

“ Bilim, birçok diğer insani girişimden farklıdır: Uygulayıcıların (tüm insani etkinliklerde olduğu gibi) içinde yetiştikleri kültürdün etkilenmeleri, kimi zaman haklı, kimi zaman haksız olmaları bağlamında değil; denenebilir hipotezler oluşturmaya olan tutkusu, görüşleri doğrulayan ya da reddeden betimleyici deneylere yönelik arayışı, görüş tartışmalarını destekleme yolundaki gayreti, eksik bulunmuş görüşleri terk etmeye olan isteği bakımından farklıdır. Ancak, sınırlarımızın bilincinde olmasaydık, daha fazla veri elde etmeye çalışmasaydık, kontrollü deneyler yapmasaydık, kanıta saygı göstermeseydik, doğruyu bulmaya yönelik arayışımızda pek az üstünlüğe sahip olurduk. Böylelikle, fırsatçılık ve ürkeklik eşliğinde her ideolojik esintiden bir darbe alır, geriye tutunacak hiçbir dalımız kalmamacasına yıkılırdık”

Bilim ve Felsefe

Bilim ile felsefe ve bilim ile teknoloji sıkça karıştırılan kavramlardır. Bilimlerin her birini bir konu dili diye adlandırırsak, felsefeyi bir üst-dil diye niteleyebiliriz. Fakat bu, felsfeden bilim çıkacağı anlamına gelmez.

İngiliz filozof Bryan Magee (1930-...), Felsefenin Öyküsü’nde (1998) bilim, felsefe ve sanat arasındaki ortak yönlere şöyle dikkat çekmektedir:

“Felsefe, bilim ve sanat arasında bir anlaşmazlık bulunmadığını anlamak önemlidir. İlk bakışta görülenden çok daha fazla ortak yönleri vardır. Gerçekte, bu kitapçıkta göreceğimiz gibi, bilim felsefeden doğmuştur. Felsefenin, bilimin ve sanatın incelediği dünya aynıdır. Üçü de, dünyanın varlığındaki ve insan olarak varlığımızdaki gizemle uğraşır ve onu derinlemesine anlamaya çalışır. Üçü de esinden ve eleştiriden yararlanır. Üçü de başkalarıyla paylaşmak üzere bulgularını herkese sunar. Fakat farklı yöntemler kullandıklarından ve yolları farklı olduğundan, zaman zaman farklı mizaçtaki kişilere seslenebilirler. Ancak, insanın bilgisini ve yaşantısını incelemek, gizil olanı açığa çıkarmak ve bulgularını herkes tarafından açıkça anlaşılacak biçimde düzenlemek ortak gayeleridir. Birbirlerini zenginleştirirler; tam kamil insan, üçüne de ilgi duymadan edemez. Bu kitapta onlardan birinin, felsefenin öyküsü anlatılmaktadır. Diğer ikisi gibi felsefe de uygarlığın yarattığı en büyüleyici ve değerli şeyler arasında yerini almıştır ve diğerlerinin olduğu gibi felsefenin geleceği de büyük olasılıkla geçmişinden daha zengin olacaktır.”

 

İnsanlar, evreni merak etmeye belki 40.000 yıl önce başladı; daha sistematik sorgulamalara başlaması 2600 yıl öncesinin Eski Yunanına götürülebilir. Modern bilim ise en çok 400 yıllıktır. Bu noktayı anlamak önemli. Çünkü bilim tarihinin tüm uygarlıklarda bulunduğu tezi doğru değildir. Bu tezler, bilimle dinsel tahminleri ve bilimle teknolojiyi karıştırmaya dayanmaktadır.

Bilim, doğa olaylarının nasıl olduğunun  (neden olduğunun değil!) yine doğaya başvurarak açıklanması olarak tanımlanabilir. Elbette her tanım eksiktir; ama böyle bir tümel betimleme gereklidir. Yağmur nasıl yağıyor? Deniz nasıl dalga üretiyor? Deprem, nasıl gerçekleşiyor? Mevsimler, nasıl değişiyor?  Bu sorulara verilen pek çok yanıt olmuştur. Dinler tarihi ve etnoloji bize öğretmektedir ki, bu sorulara verilen yanıtlar, genellikle din, efsane ve büyü açıklamalarıdır. Yıldırımı yönetenin Zeus, fırtına ve salgın hastalıkları yönetenin kötü ruhlar olduğu açıklaması ya da teorisi, bilimsel olamaz. Eski Yunanlılar, kaderin sınırsız gücüne ve önüne geçilmezliğine inanırlardı. Yunan ve Roma rahipleri, bir savaşa girişilip girişilmeyeceğini öğrenmek için kuşların kursaklarını inceler ve Delphoi kahinine danışırlardı. Bir ağaçtan düşen ve bacağı kırılan ortaçağ köylüsü, yanlış hareket yaptığını ya da bindiği çelimsiz dalın taşıyamayacağı kadar ağır olduğunu hiçbir zaman kabul etmez, günahının cezasını ödediğini ya da şeytanın kendisini ittiğini veya köyün büyücüsünün kendisini büyülediğini düşünürdü. Daha yakın zamanlara kadar, zenci Afrikasının bazı kabilelerinde, timsahların zararsız oldukları sanılırdı. Eğer timsahlardan biri, bir yüzücünün bacağını koparırsa, o bir timsah değil, timsah şekline girmiş bir büyücüydü. Bugün bile bir çok insan gazetelerin yıldız falı bölümünü okumadan gününe başlamıyor!

 

4. Uygarlık ve Bilim

Eskiden, tüm uygarlıkların tek bir kaynaktan Mezopotamya’dan doğup geliştiği bir ağaç figürü anlayışı egemendi. Şu anda tanıdığımız en eski uygarlık, Sümerlerdir; ama ondan etkilenmeyen uygarlıkların da doğduğu bir gerçektir. Sümer uygarlığından etkilense de onu etkilemiş olsa da Çin ve Hint uygarlıklarının kendine özgü buluş ve kavrayışları vardır. Öte yandan Güney ve Orta Amerika’da, Britanya’da (Stonenge) doğmuş uygarlıklara Sümerlerin doğrudan bir etkisi söz konusu değildir. Kısacası uygarlık tarihini ilgilendiren bazı sorunlar hala yeterince çözümlenmiş değil. Buradan türeyen bilimle ilgili sorun ise her uygarlığın bir bilim yaratıp yaratmadığı. Başka sözlerle uygarlığın doğuşunda ve gelişmesinde bilimin rolü nedir? Soruyu tersinden soracak olursak bilimin doğuşunda gelişmesinde uygarlığın rolü nedir? “Bilim ne zaman doğmuştur?” sorusu için belirli bir yanıtımız var mıdır?

Bütün bunlar ışığında bilim tarihi, nasıl yazılmalı? Siyasal, sosyal ve teknoloji tarihinden bağımsız bir bilim tarihi yazılabilir mi? Bilim tarihçisi nasıl bir anlatım sergilemelidir?

Britanyalı biyolog Lewis Wolpert (1929-...), Bilimin Doğal Olmayan Doğası’nda (1992) şöyle diyor: “Kendine özgü niteliğinden dolayı bilim, teknoloji ve dinin tersine tarihte sadece bir kez Eski Yunanistan’da ortaya çıktı. Bilimi teknolojiyle eş sayanların farklı düşünmelerine rağmen bilim adamlarının büyük bir çoğunluğu bilimin Yunanistan’da doğduğunda hemfikirdiler. Bu tek kökenlilik bilimin doğasını anlamamız için önemlidir. Çünkü o bilimi diğer bütün insan etkinliklerinden farklı kılar. Eski Yunanlılardan başka hiçbir toplum, kendi başına bilimsel bir düşünce kalıbı geliştiremedi. Daha sonraki bütün bilimsel gelişmelerin nüvelerini Eski Yunanistan’da bulabiliriz”

Bilim tarihinin kurucularından  George Sarton (1884-1956) daha 1938’de şöyle yazmıştı (Bilim Tarihinde Yöntem, Bilim Tarihinin Bilimsel Temelleri):

 

Bilim tarihçisi, genellikle bilimsel ayrıntılardan ziyade fikirlerle ilgilenen ve laboratuvar çalışmasına fazla itibar etmeyen bir bilim adamıdır.

Ancak, zaman zaman yapıldığı gibi, laboratuvarda iyi olmayı kütüphanedeki başarı için teminat olarak varsaymak da büyük bir hatadır. Bu hatayı yapan sözde tarihçi, tarladaki çalışma son derece güç ve çetin olduğu için din adamı olması gerektiğini düşünen bir çiftçi çocuğuna benzer. Bunmlar arasında nedensel bir ilişki yoktur. Gerçekten de eğer başarısızlık bilgi ve pratik noksanlığından kaynaklanıyorsa, bunun başka bir alanda da tekrarlanacağı açıktır;eğer el becerisi ye da alet kullanmaktaki hüner eksikliğinden kaynaklanıyorsa, yeni bir alan bundan kaçınılabilir. Mesleklerin gerekleri pozitif niteliklerle tanımlanmalıdır, negatif niteliklerle değil.

Bilim tarihi öğretimi, bilim tarihi incelemesi kadar sade olmalıdır, sade ve mütevazi. Bu öğretimin, nahoş ve kötü düzenlenmiş olması gerektiği anlamına gelmez;tam tersine, mümkün olduğu kadar zarif ve medeni olmalıdır; fakat bu, yamalar kullanılmadan ve cazip ama konu ile ilgili olmayan kavramlara müracaat etmeksizin yapılmalıdır.

Bilim tarihi incelemesi için ilk zorunluluk, biyologun protoplazma tepkimelerini incelemesi ya da fizikçinin maddenin özelliklerini araştırması kadar dürüstçe ve tevazu ile yapılmasıdır. İlkiyle orantılı olarak yerine getirilebilecek ikinci zorunluluk ise bu şekilde keşfedilen gerçeğin aynı ruhla öğretilmesidir; yani yalın, dürüst ve gösterişsiz bir biçimde, mübalağalı iddialar ya da etkili jestler olmaksızın, mümkün olduğu kadar net ve güzel bir biçimde öğretilmelidir.

Gerçeğin yayılması kadar keşfi hususunda da yapılacak pek çok şey vardır; bu büyük ve uzun bir süre sonra erişilebilecek bir teşebbüstür; bu iş için en iyi insanlar bile nadiren yeterince iyi olacaktır. Bu nadir insanlardan çok şey beklenmemelidir. Ellerinden gelenin en iyisini yapmalarını, diğer bilim adamı ve araştırıcılar gibi dürüst araştırmalara devam etmelerini arzu ediyoruz.”

 

Bilim Tarihine Kısa Bir Bakış

Bilim tarihiyle ilgili bu kısa değinmemizi bilim tarihçimiz Cemal Yıldırım’ın (1925-2009) değerlendirmesi ile bitereceğim. C. Yıldırım, Bilimin Öncüleri’nde (1995) şöyle demektedir:“ Modern bilimin doğuşu, insanlık tarihinin belki de en önemli olayıdır. Bir kez bilim bir araştırma yöntemi olarak insan düşüncesine güçlü bir nitelik kazandırmıştır. Sonra, ortaya koyduğu sonuçlar, ilk uygulamalara yol açan icat ve buluşlar ölçüsünde önemlidir. Bilimin doğuşuna ve gelişimine yol açan koşulların ne olduğu bu gün de tartışılan bir konudur. Kimi bilim tarihçileri bilimi, kökü ilk uygarlıklara uzanan bir deneyim ve bilgi birikimi olarak algılamaktadır. Kimisi ise bilimi belli kültürel koşullarda ortaya çıkan kimi üstün yetenekli seçkinlerin öğrenme ve araştırma tutkusunun ürünü saymaktadır. Öte yandan Karl Marx ve onu izleyen düşünürler de soruna daha değişik bir açıdan yaklaşmışlardır. Onlara göre bilimin gelişmesinde temel etken kişilere özgü öğrenme, araştırma merakı değil, toplumsal ihtiyaç, ekonomik koşullardır. Marxistler, tüm kültürel etkinlikler gibi bilimin de üretim ve bölüşüme bağımlı bir gelişme olduğu savındadırlar. Bu bağımlılığa kanıt olarak endüstri devriminin modern bilimi öncelemesi olayını göstermektedirler (İleri sürülen tezin örnek olarak alınan olayla kanıtlandığı kesin olmaktan uzaktır. Bir kez Endüstri Devriminin modern bilimi öncelediği doğru değildir. Sonra sorulabilir: karmaşık ve çok değişkenli bir olay olan bilimsel gelişmeyi “ekonomi” adı altında tek bir neden indirgemek ne denli geçerli olabilir?). Bilimin gelişimine ilişkin birbiriyle çelişen görüşlerin tartışmasını bir yana bırakarak, soruna daha yalın bir gözle bakalım.

Tüm canlılar  gibi insanın da  yaşamını sürdürmesi öncelikle doğa çevresiyle uyum kurmasına bağlı olmuştur. Ne var ki insan uyum kurmakla kalmamıştır; düşünme, iletişim kurma ve araç yapma gücüyle doğaya egemen olma sürecine girmiştir. İnsanın bu yetilerinin belirgin izleri günümüzün göz kamaştıran bilimsel ve teknolojik başarılarından tarihin derinliğinde kalan Eski Taş dönemindeki icatlara kadar uzanmaktadır. Kazılar o döneme ait ağaç, kemik ve çakmak taşından yapılmış balta, bıçak, iğne, mızrak gibi araçlar ortaya çıkarmıştır. Sonra gelen Neolitik dönemde avcılıktan tarıma geçen insanın çanak çömlek türünden yeni araçlara el attığı, dahası, “dokuma makinesi” diyebileceğimiz basit bir araçla giyim eşyası üretimine geçtiği görülmektedir. Çağımızdan yaklaşık yedi bin yıl öncesine gelindiğinde büyük bir adım daha atılarak metal işleme dönemi başlar: bakır, teneke (kalay) ve bunların alaşımı bronz ortaya çıkar. İnsan hiçbir başarısıyla yetinmemiş, her dönemde yeni arayışlar içine girmiştir. Uygarlık bu sonu gelmez arayışların biriken ürünüdür.

Bilim tarihinden ilk uygarlıkların Dicle-Fırat, Nil ve İndus gibi büyük nehirlerin vadilerinde ortaya çıktığını öğreniyoruz. Saban, tekerlekli araba, gemi ve sulama kanalları bu vadilerde yaşayan insanların buluşlarıdır. Hayvanların iş gücünden yararlandıkları da bilinmektedir. Üretimleri yalnız toprağı işleyenlerin değil, rahip ve soylulardan oluşan bir seçkin sınıfın geçimi içinde yeterliydi. Astronomi ve matematiğin gelişmesinde, boş zamanlarını öğrenmeye adayan bu kesimin işlevi büyük olmuştur. Tarımsal bolluk demircilik, çömlekçilik ve başka zanaatkarların da gelişmesine olanak sağlamıştı. Ateşti kum, soda ve kireç taşı yakılarak cam üretilmekteydi. MÖ 3000 yıllarında Mezopotamya diye bilinen Dicle-Fırat vadisinde oluşan Sümer uygarlığı yumşak kil üzerine yazı yazma tekniğini geliştirmişti. Mısırlıların yönteki daha ileri bir düzeydeydi: kayıtlarını bitkilerden elde ettikleri bir tür kâğıt üzerinde mürekkeple tutuyorlardı. İki uygarlıkta da alış-veriş işleri basit hesaplama becerilerinin gelişmesine yol açmıştı. Özellikle arazi ölçümünde kullandıkları geometri oldukça ileri bir düzeydeydi. Pi sayısını, dik açılı üçgenlerin özelliklerini biliyorlardı. Astronomide gözleme dayalı kimi ilk bilgileri, bu arada, dairenin 360 dereceye, bir günün 24 saate, bir saatin 60 dakikaya, bir dakikanın 60 saniyeye bölünmesini Sümer uygarlığının mirasçısı Babillilere borçluyuz.”

Bilim tarihi, kültür dimağımızı siyasal kudret tarihinden daha çok geliştirecek ve gençlerimize gelecek ve umut aşılayacaktır. Bilim tarihi, bilim kültürünü, kültürümüzün bir parçası yapmamızda en etkili araçtır. Bu aracı değerlendirmeliyiz. (atominsan.net) 

                                                                                                                          Ramazan Karakale

Kaynakça:

 1. Alpar, M. Ali;  Düşünce Tarzı ve Kültür Modeli Olarak Bilim, TÜBA ve Eğitim, TÜBA Yayınları 1994

 2.  Barrow, John D.; Olanaksızlık (1998), Çeviren: Nermin Arık, Sabancı Üniversitesi Yayınları 2002

 3. Barrow, John D.; Gökteki Pi (1992), Çeviren: İdil Güpgüpoğlu-İpek Karman, Beyaz Yayınları 2001

 4. Bernal, Jean D.; Modern Çağ Öncesi Fizik, Çeviren: Deniz Yurtören, TÜBİTAK Yayınları 1995

 5. Berry, Adrian; Bilimin Arka Yüzü (1989), Çeviren: R. Levent Aysever,TÜBİTAK Yayınları  1996

 6. Bronowski, J.; İnsanın Yücelişi (1973), Çeviren : Filiz Ofluoğlu, Milliyet Yayınları 1975

 7. Cropper, William H.; Büyük Fizikçiler (2001), Çeviren: Nurettin Elhüseyni, Oğlak yayınları 2004

8. Çağatay, Neşet; İslam Tarihi, Türk Tarih Kurumu 1993

 9. Gönenç, Güney; Hep Aranızda Olacağım, Sarmal Yayınevi 1994

 10. Feynman, Richard; Eminim Şaka Yapıyorsunuz Bay Feynman (1985), Çeviren: Tuncay İncesu, Evrim

Yayınevi 2000

11. Feynman, Richad; Her şeyin Anlamı (1963), Çeviren: Osman Çeviktay, Evrim Yayınları 1999

 12. Feynman, Richard; Altı Kolay Parça (1963), Çeviren: Tolga Birkandan/Celal Kapkın; Evrim Yayınları 2002

13. Hawking, Stephen; Ceviz Kabuğundaki Evren (2001), Çeviren: Kemal Çömlekçi, Alfa yayınları 2002

14. Heisenberg, Werner; Parça ve Bütün (1969), Çeviren: Ayşe Atalay, Düzlem Yayınları 1990

15. Karakale, Ramazan; Atomun Peşinde, İnkılap Yayınları 2004

16. Karakale, Ramazan; Atomun İçinde, Güncel Yayıncılık 2006

17. Lederman, Leon& Teresi, Dick; Tanrı Parçacığı- Eğer Evren Yanıtsa, Soru nedir? (1993), Çeviren: Emre

Kapkın, Evrim Yayınları 2001

18. Magee, Bryan; Felsefenin Öyküsü (1998), Çeviren: Bahadır Sina Şener, Dost Kitabevi Yayınları 1998

19. Nambu,Yoichiro; Kuarklar (1985), Çeviren : Zülal Kılıç, Sarmal Yayınevi 1994

20. Özden, Nezihi; Nükleer Çağın İlk Kırk Yılı, Cilt-1, İTÜ Nükleer Enerji Enstitüsü Yayınları 1983

21. Radvanyi, Pierre - Bordry, Monique; Atom Öyküleri (1988), Çevirenler: Turhan Ilgaz-Gülüm Şener-Hülya

Tufan-Hakan Yücel,  Kesit Yayıncılık 2000

22.  Rummel, Jack; Robert OppenheimerKaranlık Prens, Çeviren : Celal Kapkın, Evrim Yayınları 1999

23. Sagan, Carl; Karanlık Bir Dünyada Bilimin Mum Işığı (1995), Çeviren: Miyase Göktepeli, TÜBİTAK-YKY 1998

24. Sarton, George; Bilim Tarihinde Yöntem, Derleyen: Remzi Demir; Çevirenler: Remzi Demir- Melek Dosay-

Yavuz Unat-Güldeniz Can, Doruk yayınları 1997

25. Serway, Raymond A.; Fizik, Çeviri Editörü: Kemal Çolakoğlu, Palme Yayıncılık-1996

26. Weinberg, Steven; Atomaltı Parçacıklar (1990), Çeviren: Zekeriya Aydın, TÜBİTAK Yayınları 2002

27. White, Michael- Gribbin, John; Stephen Hawking,Yaşamı, Kuramı ve Son Çalışmaları, Çeviren: Nezihe

Bahar, Sarmal Yayınevi-1993

28. Wolport, Lewis; Bilimin Doğal Olmayan Doğası (1992), Çeviren: Evcimen Perçin, Sarmal Yayınevi 1994

29. Yıldırım, Cemal; Bilim Tarihi, Remzi Kitabevi-1983

30. Yıldırım, Cemal; Bilimin Öncüleri, TÜBİTAK Yayınları, Mart-1995

31. Yıldırım, Cemal; Matematiksel Düşünme, Remzi Kitabevi-2004 (atominsan.net)

Diğer Makaleler

Facebook

ZİYARETÇİ SAYACI

BugünBugün130
DünDün436
Bu HaftaBu Hafta1221
Bu AyBu Ay5931
ToplamToplam362013