Ramazan Karakale Kimdir ?

Ege Üniversitesi Fen Fakültesi – İzmir Yüksek Öğretmen Okulu – KimyaFizik Bölümü mezunuyum.

Şu anda da kimya öğretmenliği ve yazarlıyapıyorum.  Bu mesleği isteyerek ve severek yapıyorum.

Hani denir ya bir kez daha dünyaya gelirsem -eğer seçme olanağım varsayine kimya öğretimini seçeceğim.

Daha Fazlası

 

 

facebook

Adınız
E-mail adresiniz
Konu
Mesaj
Güvenlik Kodu
Buradasınız: Anasayfa Makaleler UNESCO’nun Türkiye’den Seçtikleri

UNESCO’nun Türkiye’den Seçtikleri

altUNESCO'nun Dünya Mirası olarak kabul ettiği kültür varlıklarımız ve listeye alınma tarihleri şöyle:

  • Göreme Milli Parkı ve Kapadokya Peri Bacaları (1985)
  • İstanbul'daki tarihi yerler (1985)
  • Divriği Ulu Camii ve Darüşşifası (1985)
  • Hattuşaş: Hitit Başkenti (1986)
  • Nemrut Dağı (1987)
  • Hierapolis Antik Kenti ve Pamukkale (1988)
  • Fethiye yakınlarındaki Ksantos ve Letoon Antik Kentleri (1988)
  • Safranbolu ilçesi (1994)
  • Troya Arkeolojik Sitesi (1998)

Aslında ne kadar zengin bir tarihin üzerinde yaşadığımızın farkında değiliz. Birinci kimliğimizin insan olduğunu unutarak, tarihe ve başka kültürlere yabancı kalıyoruz. O zaman çevremizdeki doğa ve tarih hazinelerini görmekte ve anlamakta güçlük çekiyoruz. Oysa Selimiye’ye ya da Ayasofya’ya bakarken, Divriği Ulu Cami’ye bakarken ya da Safranbolu konaklarını gezerken, bu topraklarda yaşamış başka sanatkâr, bilgin ve hünerli insanlarla bizim insanlarımızın tarihini birlikte gözlüyoruz. UNESCO’nun dikkatimize sunduğu bu hazineleri biz yıllarca öncesinden gözümüz gibi korumaya almalıydık. Daha ne gibi hazineler var ülkemizde kimbilir.

 

1.    Göreme Milli Parkı

Doğanın ve insan elinin yarattığı harikalar diyarı.


alt  alt

alt  alt

Oraya ilk gittiğim zaman özellikle yolda rastladığım köy çocukları içimi sızlatmıştı. Kendi çocukluğumu görmüştüm onlarda. Yırtık pırtık elbiselerin içinde yanık benizleriyle bakıyorlardı otobüsten inen bizlere. “Kör olasın demiyorum, kör olma da Göreme’yi gör!”  diye geçirdim içimden.

Volkanik tüften oluşmuş ilginç doğa  yapısı içerisinde Bizans Kilise mimarisi ve Hıristyan tarihinden önemli bir devri sergilemektedir. Zamanın Hıristiyanlarının merkezi yönetimin zulmünden uzak kalabilmek için buralara sığındıkları ve buraları sabırla oyup yaşanılacak yerler haline getirdikleri anlaşılıyor. Ana ulaşım yollarına uzaklığı ve engebeli bir arazi olması, gizlenmek isteyen veya dini inzivaya çekilenler için uygun korunma yeri olmuştur. Manastır hayatı 3. yüzyıl sonları ile 4. yüzyıl başlarında başlamış ve hızla yayılmıştır. Manastırlar, kiliseler, şapeller, yemekhaneler ve keşiş hücreleri, depo ve şarap yapım yerleri bulunan mekanlar oyulmuş, duvar resimleri ile süslenmiştir.

Ayrıca saha içerisinde Ürgüp, Göreme, Uçhisar, Çavuşin, Zelve, Göreme yöresi geçmiş kültürel bütünlüğü yansıtmaktadır.(wikipedia.org) Türkiye, bu yöreye yeterli yatırım yapar, yörenin ulaşım, çevre düzenlemesiişaretleme ve dil sorunlarının dikkate alırsa çok daha yüksek bir turizm kapasitesi elde edebilir.

 

2.    İstanbul-Aya Sofya (Hagia Sophia)

Aya Sofya, bazilika planlı bir katedraldir. Yani yaklaşık 1500 yıllık bir şaheserdir ve sonraki yapılar için esin kaynağı olmuştur.

Bugünkü Ayasofya, aynı yerde fakat öncekilerinden farklı bir mimari anlayışla yapılmış olan üçüncü yapıdır. Bu yapı, Bizans İmparatoru Justinianos  (527-565) tarafından 532-537 yılları arasında dönemin iki önemli Mimarı olan Tralles'li (Aydın) Anthemios ile Miletos'lu (Balat) İsidoros'a yaptırılmıştır. Kaynakların bildirdiğine göre yapım çalışmaları sırasında iki baş mimar ile birlikte 100 mimar ve her mimarın emrinde 100 işçi çalışmıştır. Yapımına 23 Şubat 532'de başlanmış, 5 yıl 10 ay gibi kısa bir sürede tamamlanarak büyük bir törenle, 27 Aralık 537' de ibadete açılmıştır.

alt  alt


916 yıl kilise olan yapı, 1453 Yılında Fatih Sultan Mehmet tarafından İstanbul'un fethiyle camiye çevrilerek, 482 yıl cami olarak kullanılmıştır. Ayasofya, Atatürk'ün emri ve Bakanlar Kurulu'nun Kararı ile ise 1935 yılında müze olarak kapılarını ziyarete açmıştır. Bu Aya Sofya için doğru bir karardır; çünkü o, tüm insanlığın malıdır.

 

3.    Divriği Ulu Cami (1985)

UNESCO dikkatimizi çekmese tarihsel hazinelerimizin bile kıymetini bilemeyeceğiz. UNESCO, yirminci yüzyılda insanoğlunun yarattığı ilk ve en büyük uluslar üstü güç olan Birleşmiş Milletler’in Eğitim, Bilim ve Kültür Kurumu. Bu kurum, 1985’te “Görmeden ölmeyin!” dediği yerler arasına Sivas’ın Divriği Ulu Camisi ve Darüşşifası’nı da koydu.

Bu muhteşem camiyi, Anadolu beyliklerinden Mengücekoğulları döneminde hükümdar Süleyman Şah'ın oğlu Ahmed Şah ve karısı Melike Turan –1228 yılında – yaptırdı.Caminin mimarı Ahlatlı Hürrem Şah’tır. Yapı kompleksi cami, şifahane ve türbeden oluşur.  Avrupalı bilim adamları bu yapıyı, “Anadolu’nun El-Hamrası” olarak niteliyor. Süsleme ve örtü biçimlerinin dengeli ve uyumlu bir şekilde ayarlanmasının yanında, Güneş ışığının içeri girişinin iyi ayarlandığı görülüyor.

Caminin taş işlemeleri ve altıgen kubbesi büyüleyici bir güzelliğe sahiptir.

altEvliya Çelebi'nin, “Üstad-ı mermer, bu camiye öyle emek sarf edip, kapı ve duvarları öyle nakış bukalemun eylemiş ki, methinde diller kısır, kalem kırıktır”. 800 yıl önce böylesi bir dünya harikası yaratırken 2012 yılında İstanbul’da Mimar Sinan taklidi cami yapmaya kalkmak oldukça düşündürücüdür. Tarihe “şanlı”, “ulu” gibi sıfatlar vererek kendimizden geçiyoruz; ama Divriği Ulu Cami’si karşısında söyleyecek sözümüz yoktur. Çünkü ne onu aşabilmişiz, ne de ona bir katkı yapmışız.

 

4.    Hattuşaş: Hititlerin Başkenti (Boğazköy)

Bugün bilinen Hitit tarihi iki döneme ayrılagelmiştir: Eski Krallık Dönemi (yaklaşık İÖ 1700-1500) ve İmparatorluk Dönemi (yaklaşık İÖ 1400-1200)... Hitit İmparatorluğu coğrafyasının şaşırtıcı yönlerinden biri, Hitit Başkentinin (Boğazköy yani Hattuşaş) İç Anadolu’nun kuzeyindeki konumudur. Yapılan kazılar sonucunda, güneyde Kargamış, Halep ve Alalakh gibi savaşçı bölgelerde imparatorluğun politik ve ekonomik açıdan ilgi alanlarını yansıtan çok sayıda belge elde edilmiştir. Hititler, imparatorluğu, zaman zaman politik sorunlara sahne olan kuzeydeki dağlık bölgeden yönetmişlerdi. Mısır’a karşı tutarsız bir sadakat içinde olan güney Suriye-Anadolu bölgesine güçlü askeri akınlar yapılmaktaydı. Mısır ve Hitit arasında büyük çekişmeye neden olan bir başka önemli konu da, zengin mineral kaynakları ve madencilik teknolojisiydi. Toros ve Amanos bölgelerinde yakın zamanda yapılan arkeometalurjik çalışmalar, bu servetin varlığını ortaya koymuştur. Aynı durum, İç Anadolu’nun kuzeyinde kolaylıkla erişilebilir mineral kaynakları barındıran Karadeniz Dağları için de geçerlidir. Sonuç olarak, Hitit İmparatorluğu’nun merkeziyle, kaynakları bakımından zengin olan sınır bölgeleri arasında fazlasıyla karmaşık ilişkiler doğmuştu.


alt  alt

Şehirlerin, Hattuşaş gibi imparatorluk merkezlerinden talepleri, maden imalatını etkilemiştir. Dağlık bölgelerdeki mineral kaynaklarına ulaşan geçitlerin kontrolünün, İÖ ikinci ve üçüncü bin yıllarda düzlükte bulunan orduların askeri müdahalesi ile sağlanabildiği sanılmaktadır. Dağlık bölgelerdeki endüstrinin arkeolojik tarihi henüz yeni anlaşıldığından, işgalin büyüklüğü pek bilinmemektedir.

Hattuşaş’taki kazılar,  Hititlerin önemli ölçüde mühendislik becerileri ve farklı örgütlenme stratejileri olduğunu ortaya koyuyor. Hititler, bu inşaat teknolojileriyle,imparatorluklarının dağlık alanlarında da bütünlük sağlayabilmişlerdir. Hititler, İÖ sekizinci bin yıldan itibaren Anadolu’da eşsiz bir gelişme gösteren maden teknolojisinin de mirasçıları olmuşlardır. Boğazköy’e yakın Sungurlu bölgesi, zirai açıdan verimli olmasının yanı sıra maden, mineral ve orman bakımından da zengin bir çevreye sahiptir. altKuzeyde Karadeniz dağları ve güneyde Toros çevresi de oldukça verilmelidir. Bu yüzden, Hitit endüstrisi demir yataklarına, ormanlara kolaylıkla ulaşabilmesi açısından düzlükteki devletlere göre stratejik avantaja sahipti. Güneyde bulunan Kizzuwatna, tarhuntassa, “Gümüş Dağı” Toroslar ve Amanos bölgeleri çok kısa sürede devlete katılmıştı. Bu kaynakların kullanımı konusunda öncelik hakkı isteyen Hititlerde, imparatorluğun mali zorluk içinde olduğu zamanlarda güvence sağlayan bir ekonomik risk stratejisi vardı.

 

5.    Nemrut Dağı

Nemrut Dağı, Türkiye’de Adıyaman ilinin sınırları içinde bulunur. 2206 m. yükseklikte muhteşem bir heykeller galerisini barındırır Nemrut dağı.

Yüksekliği on metreyi bulan büyüleyici heykelleriyle, metrelerce uzunluktaki kitabeleriyle, unesco dünya kültür mirası listesinde yer almaktadır. iki bin yıldır güneşin doğuşunu ve batışını 2206 m. yükseklikte izleyen dev heykellerin sırrının çözülmesi için Kommagene Uygarlığı’nın keşfine gitmek gerekir. 

Osmanlı imparatorluğunda askeri danışman olarak görev yapan ve tarihi eserlere ilgi duyan alman subay Helmut von Moltke, 1838’de bölgedeki araştırmaları sırasında bölgedeki tarihi kalıntılar hakkında bilgi verdiği Türkiyedeki Durum ve Olaylar Hakkında Mektuplar adlı kitabında nedense Nemrut Dağı’ndaki heykellerden söz etmemiştir. Nemrut Dağı’nın zirvesindeki eserlerden ilk söz eden ve bunların Asurlulardan kalma olduğunu tahmin eden, 1881'de Diyarbakır’da yol yapım işlerinde görevli alman mühendis Karl Sester’dir. Sester’in verdiği bilgiler doğrultusunda Kraliyet Akademisi tarafından araştırma yapmak üzere bölgeye gönderilen genç bilim adamı Otto Punchtein başkanlığındaki ekip, Nemrut Dağı’nın tepesindeki tümülüs ve tümülüsün doğu ve batı yanlarında oluşturulmuş teraslar üzerindeki devasa heykeller ve çeşitli kabartmalardan oluşan eserler üzerinde çalışmıştır. Uzun çalışmalar sonunda Grekçe yazılı kitabeyi çözen Punchstein, bu eserlerin Kommagene Uygarlığı’na ait olduğunu ve Kommagene Kralı 1. Antiochos tarafından yaptırıldığını keşfeder. Antiochos’un ağzından yazılan kitabe, Nemrut Dağı’nın sırrını ve Antiochos’un yasalarını içermektedir. 

Daha sonra Alman mühendis Karl Humann ve İstanbul Arkeoloji Müzesinin kurucusu Osman Hamdi Bey'in de katıldığı Nemrut Dağı çalışmaları 1953’ten 1980 li yıllara kadar Amerikalı arkeolog Theresa Goell ve Friedrich Karl Dörner ve 1986 yılından itibaren, Karl Dörnerin öğrencisi Sencer Şahin tarafından sürdürülmüştür. 
Kommagene uygarlığının ortaya çıkmasını sağlayan kazılar, Nemrut Dağı’ndan başka Arsameia, Samsat ve Fırat havzasında gerçekleştirilmiştir. Bölgede yapılan kazılarda ortaya çıkartılan taşınabilir eserler müzelerde, geri kalanları da milli park alanı içerisinde korumaya alınmıştır.
(
kaynak : http://www.adiyaman.gov.tr)

alt  alt

 

6.    Hierapolis Antik Kenti ve Pamukkale

Hierapolis, Eski Yunanca: kutsal şehir anlamına geliyor. Hierapolis bugünkü Denizli yakınlarında bulunan bir antik kenttir.


alt

Bu muhteşem kent, İÖ. 190 yılında II, Eumenes tarafından kuruldu. İÖ 2. yüzyılda Roma egemenliğine giren kent altın dönemini bu zamanlar yaşadı ve depremlerleyıkıldıktan sonra tamamen Bizans’ın daha sonra 1210'da Anadolu Selçuklularının sınırları dahilinde kalmıştır.

Tiyatrokapasitesinin 9.500 kişi olmasından dolayı şehir nüfusunun 95.000-100.000 arasında olduğu tahmin edilmektedir.


alt

Tiyatronu tasarımı, burada gladyatör dövüşleri yapıldığını göstermektedir. Sahne altındaki çukurluk bölümle oturma sıraları arasında seyircileri vahşi hayvanlardan korunmak için yaklaşık bir metrelik yükseklik farkı vardır. Gladyatör dövüşlerinin olmadığı tiyatrolarda bu fark bulunmamakta, sıralar sahne düzeyinden başlamaktadır. (wikipedia.org)

 

Tedavi amacıyla da kullanılan Pamukkale yeraltı suları (travertenler) tarih boyunca insanların ilgisini çekmiştir. Hamam, yolcuların yıkanarak şehre girmeleri için şehrin dışına inşa edilmiştir.


alt

 

7.     Ksantos ve Letoon Antik Kentleri

Ksantos ve Letoon antik kentleri, Fethiye yakınlarında bulunuyor. Letoon kentinin Zeus'tan hamile kalan Leto'nun adına kurulduğu söylenir. Kentte en eski yerleşim izleri İÖ. 7. yüzyıla kadar gider.

alt

Ksantos kenti ise Fethiye – Kaş karayolunun 70 km.sinde bulunuyor. Antik Çağda Likya’ya başkentlik yapmış olan kentte elde edilen eski kalıntılar, İÖ. 8. yüzyıla kadar gitmektedir.


alt

 

8.    Safranbolu

Şehir eski çağlarda Homeros’un İlyada destanında geçen Paflagonya bölgesinde yer almaktadır ve bilinen tarihi İÖ. 3000 yıllarına kadar gider. İÖ. 3000 ve 4000 tarihli tümülüsler, Safranbolu'nun insan yerleşimi açısından uzun bir tarihî olduğunu göstermektedir. Şehir Flaviopolis, Theodoropolis, Hadrianopolis, Germia ve Dadibra (Dadybra) gibi antik kasabalarla yorumlanmıştır. Bölgedeki bilinen ilk uygarlıklar Hititlerin komşuları olan Gaspalar ve Zalpalardır. Bölgede sırasıyla Hititler, Frigler, dolaylı yoldan Lidyalılar, Persler, Helenistik krallıklar (Pondlar), Romalılar (Bizans), Selçuklular, Çobanoğulları, Candaroğulları ve Osmanlılar egemen olmuşlardır.

alt

Selçuklular  kenti aldıklarında adı Dadibra idi. Dedibra (Safranbolu), Selçuklu Sultanı İkinci Kılıç Arslan’ın oğlu Muhiddin Mesut Şah tarafından 1196’da fethedilmiştir. Muhiddin Mesut Şah, Yunan-Bizanslı nüfusa savaşmadan teslim olmaları durumunda hayatlarını koruyacağına söz vermiş fakat kayıtlara göre şehir savaşla ele geçirilmiştir. Bu konudaki bilgi ve kayıtlar yeterli değildir. Kent 1213-1280 tarihleri arasında Çobanoğulları, 1326-1354 arasında Candaroğulları ve 1423 yılından sonra da Osmanoğullarının elinde bulunmuştur. Şu anki Kıranköy bölgesinde, Yunan toplumu yaşamaktaydı. Burası daha sonra merkez Yunan mahallesi olmuş ve 1923 nüfus değişimi bu bölgede gerçekleşmiştir.

Selçuklular zamanında  kentin adı Zalifre olmuştur. Kent, Sonraki yıllarda Türkmenler ve Bizanslılar arasında birkaç defa el değiştirmiştir.

Candaroğulları dönemiyle bölgede İslami mimari hareketlenmiştir, bu dönemde Gazi Süleyman Paşa Camisi kullanılmaktaydı. Ayrıca eski bir Bizans kilisesi, iki hamam ve çeşitli çeşmeler bulunmaktaydı. Diğer benzer bir İslami yapılanma ancak17. Yüzyılda olacaktır.

 

9.    Troya Arkeolojik Sitesi

İlk olarak Efes ve Milet antik kentleri gibi denize yakın olan kent, Çanakkale Boğazı’nın güneyinde bir liman kenti olarak kurulmuştur. Zamanla Karamenderes nehrinin kent kıyılarına taşıdığı alüvyonlar nedeniyle denizden uzaklaşmış ve önemini yitirmişitir. Bu yüzden yaşanan doğal felaketler ve saldırılar sonrasında yeniden iskan edilmeyip, terk edilmiştir.

Troyalılar, Sardis kökenli Herakleid hanedanının yerine geçmiş ve Anadolu'yu 505 yıl boyunca Lidya krallığı Candaules (İÖ 735-718) dönemine dek yönetmişlerdir.İyonlar, Kimmerler, Frigyalılar, Miletliler onlardan sonra Anadolu’da yayılmış, sonra İÖ 546’da Pers istilası gelmiştir. Troya antik kenti, Athenatapınağı ile özdeşleşmiştir.

altPers egemenliği sırasında imparator I. Serhas çıktığı Yunanistan seferinde, Çanakkale Boğazı’nı geçmeden önce kentte gelerek bu tapınağa kurban sunduğu, aynı şekilde Büyük İskender’in (İÖ 356-323) de Perslere karşı giriştiği mücadele sırasında kenti ziyaret ettiği ve zırhını Athena tapınağına bağışladığı tahrihsel kaynaklarda belirtilir.

1871'de Alman amatör arkeolog Heinrich Schliemann (1822-1890), Homeros’un İliada’sını iyice okuduktan sonra Çanakkale Boğazı’nın güneyindeki Hisarlık Tepesini kazdı Troya hazinelerini buldu. Kral Agamemnon’un maskesini de o buldu.

altKeşfedilen antik şehrin kalıntılarında, ilerleyen zamanlarda gerçekleştirilen kazılar sonucu, aynı yerde yedi kez -farklı dönemlerde- kent kurulduğu ve farklı dönemlere ait 33 katman olduğu saptanmıştır.

alt

 

Hazırlayan: Ramazan Karakale  (atominsan.net) RK

Diğer Makaleler

Facebook

ZİYARETÇİ SAYACI

BugünBugün130
DünDün436
Bu HaftaBu Hafta1221
Bu AyBu Ay5931
ToplamToplam362013