Ramazan Karakale Kimdir ?

Ege Üniversitesi Fen Fakültesi – İzmir Yüksek Öğretmen Okulu – KimyaFizik Bölümü mezunuyum.

Şu anda da kimya öğretmenliği ve yazarlıyapıyorum.  Bu mesleği isteyerek ve severek yapıyorum.

Hani denir ya bir kez daha dünyaya gelirsem -eğer seçme olanağım varsayine kimya öğretimini seçeceğim.

Daha Fazlası

 

 

facebook

Adınız
E-mail adresiniz
Konu
Mesaj
Güvenlik Kodu
Buradasınız: Anasayfa Makaleler Albert Einstein’ın Sovyet Bilimcilere Cevabı

Albert Einstein’ın Sovyet Bilimcilere Cevabı

Dört Sovyet bilimcinin Einstein’a yazdığı açık mektubun ana teması, Einstein’ın savunduğu uluslar-üstü bir “dünya hükümeti” tezinin eleştirisidir. Aslında bu tez, bugün de geçerliliğini koruyan, üzerinde ciddi olarak düşünülmesi gereken bir tezdir. Çünkü Birleşmiş Milletler, ulusal despotizme karşı, caydırıcı bir askeri güç olanağından yoksundur. Birleşmiş Milletlerin yeniden yapılandırılarak, bir “dünya hükümeti” gibi davranabilecek güce kavuşturulması, biricik rasyonel çözüm gibi görünüyor. Einstein’ın cevabını okuyalım (1947):

 

“Rus meslektaşlarımdan dördü, New Times'de  (26 Kasım 1947) yayınlanan bir açık mektupla bana iyi dilekli bir saldırıda bulundular. Zahmet etmişler. Görüşlerini temiz yürekle ve yalansız dolansız belirtmeleri de ayrıca hoşuma gitti, insan işlerinde anlayışlı bir yol tutmak, ancak karşısındakinin düşüncelerini, nedenlerini ve kaygılarını açık seçik anlamaya çalışmakla olur. Ancak o zaman insan dünyayı gözleriyle görebilir. Bütün iyi niyetli kişiler, ellerinden geldiğince karşılıklı olarak böyle bir anlayışın gelişmesine yardımcı olmalıdırlar.

 

Ben bu anlayış içinde, Rus meslektaşlarımdan ve başka okuyucularımdan onların mektubuna karşılık, aşağıdaki cevabı kabul etmelerini isteyeceğim. Bu cevap «gerçeği» ya da tutulacak «doğru yolu» bildiği hayaline kapılmaksızın, elverişli bir çözüm yolu bulmak için büyük bir kaygıyla çalışan bir insanın cevabıdır. Aşağıda görüşlerimi biraz katıca belirtiyorsam bunu sadece açık olmak ve kolay anlaşılmak için yapıyorum.

Mektubunuz genellikle sosyalist olmayan ülkelere, özellikle Amerika Birleşik Devletleri’ne yöneltilmiş bir saldırı gibi sunulmasına rağmen, saldırı hattınızın arkasında, bir savunma tutumu ve düşüncesi bulunduğunu sanıyorum. Buysa, sınırsız bir kendi kabuğuna çekilme eğiliminden başka bir şey değildir. Rusya’nın son otuz yıl içinde yabancı devletler yüzünden çektikleri, sivil halkı kitle halinde öldürme niyetiyle girişilen Alman istilâları, savaş sırasındaki yabancı müdahaleleri, Batı basınında açılan sistemli kara çalma kampanya ve Rusya’ yenmek için bir âlet olarak ileri sürülen Hitler'in desteklenmesi göz önünde bulundurulursa bu kabuğuna çekilme eğilimini anlamak güç değildir. Bu eğilim, ne kadar anlayışla karşılanacak bir şey olursa olsun, Rusya için de, öbür milletler için de felaket getirmeye devam ediyor. İlerde daha fazlasını da söyleyeceğim.

 

“Dünya Devleti” Önerisi

Bana karşı çıkışınızın temel öğesi, benim «dünya devleti» kurulmasını desteklememdir. Yalnız, sosyalizmle kapitalizm arasındaki ayrılık konusunda birkaç söz söyledikten sonra bu önemli sorunu tartışmak istiyorum;

çünkü bu aykırılık karşısındaki tutumunuz, uluslararası sorunlar üstündeki görüşlerinizde ağır basar görünmektedir. Toplumsal sorunlar nesnel olarak ele alınacak olursa şu durum görülür: Teknik ilerleme, ekonomik mekanizmayı gittikçe artan bir merkeziyetçiliğe ulaştırmıştır. Geniş ölçüde sanayileşmiş

bütün ülkelerde, ekonomik gücün oldukça küçük sayıda insanların elinde toplanmış olması, aynı zamanda bu ilerlemeden doğmaktadır. Kapitalist ülkelerde, bu insanlar hareketlerinin hesabını kamuya vermek zorunda değildirler. Sosyalist ülkelerdeyse böyle bir zorunluk vardır. Çünkü oralarda bu gibiler, siyasal gücü kullananlar gibi halka hizmetle görevli kişilerdir.

Ülkenin yönetimi, hiç değilse bir dereceye kadar, elverişli bir düzeyde ise, sosyalist bir ekonominin kendi sakıncalarını belirli bir biçimde giderek azaltan yararlı yönleri bulunduğu yolundaki görüşünüzü paylaşmaktayım. Hiç şüphe yok ki, bütün milletlerin (bu türlü milletler var olduğu ölçüde) son derece büyük güçlüklere, rağmen, ilk olarak plânlı bir ekonomiyi güçlü bir çabayla uygulama alanına çıkarmış olmasından dolayı Rusya'yı takdir edecekleri gün gelecektir. Gene sanıyorum ki kapitalizm, ya da isterseniz serbest teşebbüs sistemi diyelim, işsizliğe engel olamayacak, teknik ilerleme arttıkça işsizlik de süreğen bir şekilde artacak ve kapitalizm gene üretim ile halkın satın alma gücü arasında sağlam bir denge kuramayacaktır.

Ote yandan, bütün toplumsal ve siyasal kötülüklerden kapitalizmi sorumlu tutmak ve sosyalizmin kurulması ile bunların insanlar arasından tamamıyla silineceğini sanmak gibi bir yanılgıya düşmemeliyiz. Böyle bir inancın tehlikesi önce şuradadır: Bir çe-şit kilise yöntemi haline gelerek bütün «müminler» de bağnaz bir hoşgörüsüzlük doğurur. Bu da kendinden olmayanları hain, aşağılık ve kötü insanlar olarak görmesine yol açar. Bir kere bu noktaya varıldı mı «imansızlar»ın eylem ve inançlarını anlamaya da imkân kalmaz. Böylesi katı inançların insanlığa ne kadar yersiz acılar çektirdiğini, eminim ki, tarihten biliyorsunuzdur.

Her hükümet, özü bakımından  kendi içinde bir kötülük taşır. Yani soysuzlaşarak zorbalığa kaymaya elverişlidir. Bununla beraber, sayıları çok az olan anarşistler dışında hepimiz, uygar bir toplumun hükümetsiz var olamayacağını da biliriz. Sağlam bir toplumda, halkın isteği ve hükümet arasında, hükümetin soysuzlaşarak zorbalığa kaymasına engel olan (zulmü engelleyen)bir çeşit dinamik denge vardır. Bu çeşit bir soysuzlaşma tehlikesi, hükümetin yalnız silâhlı kuvvetler üzerinde değil, bütün eğitim, haberleşme ve hattâ her yurttaşın ekonomik varlığı üzerinde yetkili bulunduğu bir ülkede daha büyüktür elbette.

Bunu sadece şunun için söylüyorum: Sosyalizm, bütün toplumsal sorunların çözüm yolu olarak düşünülemez. Belki böyle bir çözüme olanak hazırlayan bir ortam olarak düşünülebilir. Genel tutumunuz içinde beni en çok şaşırtan nokta, mektubunuzdaki şu havadır: Ekonomik alanda anarşinin aşırı düşmanı olduğunuz halde, uluslararası politika alanında sınırsız bir bağımsızlık istemekle anarşinin candan avukatlığını yapar görünmektesiniz. Devletlerin egemenliğini sınırlama teklifi, size doğal bir hakkın çiğnenmesi gibi gelmekte ve kınanmaktadır.

Üstelik, egemenliği sınırlama düşüncesinin arkasında, ABD’nin savaşa başvurmaksızın dünyanın geri kalan kısmını ekonomik bakımdan ele geçirerek sömürme niyetinin saklı bulunduğunu ispatlamağa çalışıyorsunuz. Bu devletin son savaştan beri kendi başına giriştiği hareketleri kendinize göre eleştirerek bu suçlamanızı doğrulamaya uğraşıyorsunuz. Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nu ABD'nin dolaysıyla Amerikan kapitalistlerinin oynattığı basit bir kukla olarak göstermeye çabalıyorsunuz.

Bu türlü kanıtlar, benim üzerimde bir çeşit masal etkisi bırakmaktadır. Çünkü inandırıcı değildirler. Ama iki memleketin aydınları arasındaki derin yabancılaşmayı açıkça belirtmektedirler. Bu yabancılaşma, karşılıklı olarak yapmacık ve üzücü bir şekilde birbirinden uzak durmanın bir sonucudur. Düşünce alış verişine yer verilmiş ve bu alış veriş geliştirilmiş olsaydı, belki herkesten çok aydınlar, iki memleket arasında, ortak sorunlar konusunda bir anlayış zemini yaratmaya yardım edebilirlerdi. Böyle bir hava, siyasal iş birliğinin verimli bir yönde gelişmesi için önceden gereklidir. Madem ki şimdilik «açık mektup»la konuşmak gibi şu can sıkıcı yola başvuruyoruz, ben de kanıtlarınıza karşı tepkilerimi kısaca yazıvereyim.

Ekonomik oligarşinin, kamusal hayatımızın bütün dallarında çok güçlü bir etkisi olmadığını hiç kimse yalanlamayı düşünemez. Bu etki gene de fazla abartılmamalıdır. Franklin Delano Roosevelt, (1882-1945, Amerikanın 32. başkanı, dört kez başkan seçilmiştir. Amerikan tarihinde ikiden fazla seçilen başkan olmamıştır)) çok güçlü grupların umutsuzca karşı koymalarına rağmen üç defa başkan seçildi. Hem de bu, büyük çapta kararların alınması gereken bir zamanda oldu.

Amerikan hükümetinin savaş sonundan beri güttüğü politikaya gelince onu doğrulamaya ya da açıklamaya kendimi ne istekli, ne de yetkili görüyorum. Amerikan hükümetinin atom silâhları konusunda ileri sürdüğü önerilerin hiç değilse uluslar üstü bir güvenlik örgütü yaratmak çabası olmadığı da ileri sürülemez.

Bu öneriler kabule değer olmasa bile, hiç değilse uluslararası güvenlik sorunlarına gerçek bir çözüm yolu bulmak için yapılacak görüşmelere bir temel ödevi görebilirdi. Aslında Sovyet hükümetinin kısmen olumsuz, kısmen savsaklayıcı tutumudur ki, Amerikanın iyi niyetli insanlarının, istedikleri halde «savaş kışkırtıcılarına» karşı koymak içîn politik etkilerini kullanmalarını oldukça güçleştirmiştir. ABD’nin Birleşmiş Milletler Genel Kurulunu etkilenmesine gelince, bana kalırsa bu sadece ABD’nin ekonomik ve askerî gücünden ileri gelmemekte, aynı zamanda hem AB D’nin, hem de Birleşmiş Milletlerin güvenlik sorununa gerçek bir çözüm yolu bulmak çabasından ileri gelmektedir.

Veto hakkı konusundaki tartışmaya gelince, öyle sanıyorum ki, onu ortadan kaldırmak, ya da etkisiz hale getirmek için girişilen çabaların başlıca nedenini, ABD’nin arka düşüncelerinden çok veto hakinin kötüye kullanılmış olmasında aramalıdır.

 Şimdi müsaadenizle, amerikan politikasının başka milletleri ekonomik bakımdan ele geçirmeye ve onları sömürmeye çalıştığı yolundaki düşüncenize geliyorum. Amaç ve niyetler üstünde kesin bir şey söylemek sağlam bir yol değildir. Bu konudaki göze görünür etkenleri yakından inceleyelim. ABD  yeteri kadar üretim araçlarına, bütün önemli endüstri ve besin maddelerine sahip bulunmaktadır. Bütün önemli ham maddelere de sahiptir. Ama «serbest teşebbüs» inancı yüzünden, halkın satın alma gücü ile ülkenin üretim gücünü dengede tutmayı başaramıyor. Bu yüzden işsizliğin korkunç derecede artması gibi sürekli bir tehlike vardır.

Bu yüzden ABD , dış ticaretini önemli derecede arttırmak zorundadır. Bunsuz, üretim düzeninin tümünden sürekli ve verimli olarak faydalanamaz. Eğer ihracat hemen hemen aynı değerde ithalâtla dengeli bir şekilde karşılanmış olsaydı bu koşullar gene de zararlı sonuçlar doğurmazdı. Yabancı milletlerin sömürülmesi ancak ithalâtın emek değeri ihracatınkini büyük ölçüde aştığı zaman mümkün olabilirdi. Her ithal edilen mal, üretim makinasının bir kısmını işsizliğe mahkûm edeceği halde gene de ithalâtı kısmamak için bütün çabalar esirgenmemektedir.

Bunun içindir ki, yabancı ülkeler ABD ‘nin ihraç mallarını ödeyecek durumda değildirler. Çünkü bu ödeme ancak ilerde ABD ‘nin fazla ithalât yapması ile gerçekten ödenebilir. Dünyadaki altının büyük bir kısmının niçin ABD ‘ ne geldiğini bu olay açıklamaktadır. Bu altın, bir bakıma ancak yabancı malların satın alınması için kullanılabilir ki, biraz önce anlattığım nedenlerden ötürü buna imkân yoktur. Hırsızlara karşı özenle korunmakta olan bu altın akıllı bir yönetimin ve ekonomi biliminin bir anıtı olarak hazinede yatmaktadır! Dünyanın ABD  tarafından sömürüldüğünü ciddîye almak, açıkladığım nedenlerden dolayı benim için zordur.

Açıkladığım durumun gene de ciddî politik bir yönü vardır. ABD, gösterdiğim nedenlerle, üretiminin bir kısmını yabancı ülkelere göndermek zorundadır. Bu ihracat,  ABD’nin bu ülkelere verdiği ödünç paralarla karşılanmaktadır. Doğrusu, bu borçların ilerde nasıl ödeneceğini kavramak güçtür. O halde bu ödünçler, her istenileni elde etmek için, kuvvet politikasının buyruğunda bir silâh gibi kullanılabilen bağışlar olarak düşünülebilir. Bugünkü koşulları ve insanoğlunun genel özelliklerini göz önünde bulundurarak bunun gerçek bir tehlike olduğunu açıkça kabul etmekteyim...

Her çeşit buluşlarımızdan ve her çeşit maddeden bir silâh yapma ve dolayısıyla insanlık için bir tehlike yaratma eğiliminde olan uluslararası bir durumla karşı karşıya bulunduğumuz doğru değil midir? Bu soru bizi en önemli konuya getirmektedir. Bunun yanında ötekiler çocuk oyuncağı kalır. Hepimiz biliyoruz ki, kuvvet politikası, er geç, savaşa varır. Savaş ise, bugünkü koşullar altında, tarihte şimdiye kadar görülmemiş bir ölçüde insanların ve dünya nimetlerinin toptan yok olması demektir.

Tutkularımız ve soydan geçme alışkanlıklarımız yüzünden birbirimizi, korunmaya değer hiç bir şey bırakmamacasına yok etmeğe mahkûm olduğumuz gerçekten sakınılmaz bir şey midir? Karşılıklı mektuplarla tartıştığımız bütün aykırılıklar ve çekişmeler, içinde bulunduğumuz tehlikeye kıyasla önemsiz şeyler değil mi? Bütün milletleri aynı ölçüde tehdit eden bu tehlikeyi ortadan kaldırmak için elimizden geleni yapmak zorunda değil miyiz?

Eğer sınırsız bir millî egemenlik anlayışına ve uygulamasına takılır kalırsak, bu demektir ki her ülke, amaçlarına ulaşmak için savaşçı araçlar kullanmak hakkını kendinde görecektir. Bugünkü koşullar altında her millet buna ulaşmak için hazırlanmak zorundadır. Bu demektir ki, her millet ötekinden daha üstün olmak için bütün gücünü kullanacaktır. Bu korkunç yıkım üstümüze gelmeden, bu amaç, bütün kamusal hayatımızda ağır basacak ve gençliğimizi zehirleyecektir. Bir parça sağduyumuz ve insanlık duygumuz kaldığı sürece buna.göz yummamalıyız.

«Dünya devleti» ni desteklerken benim kafamda yer alan tek düşünce budur. Ama başkaları, aynı amaçla çalışırken kafalarından neler geçebileceğini göz önünde bulunduramam. Ben bir dünya devletini savunuyorum. Çünkü insanoğlunun şimdiye dek içine düşmüş olduğu bu korkunç tehlikeyi ortadan kaldırmanın bundan başka yolu olmadığına inanıyorum. Y o k olmaktan kurtulmak amacı bütün ötekilerden önce gelmelidir.

Bu mektubun tam bir ciddilik ve dürüstlükle yazılmış olduğuna inanacağınızdan eminim. Umarım ki onu aynı anlayışla karşılarsınız."

(Çeviri : İ. Öztürk) (Dünyamıza Bakış, Alan Yayıncılık, s:101-110)

Diğer Makaleler

Facebook

ZİYARETÇİ SAYACI

BugünBugün130
DünDün436
Bu HaftaBu Hafta1221
Bu AyBu Ay5931
ToplamToplam362013