Ramazan Karakale Kimdir ?

Ege Üniversitesi Fen Fakültesi – İzmir Yüksek Öğretmen Okulu – KimyaFizik Bölümü mezunuyum.

Şu anda da kimya öğretmenliği ve yazarlıyapıyorum.  Bu mesleği isteyerek ve severek yapıyorum.

Hani denir ya bir kez daha dünyaya gelirsem -eğer seçme olanağım varsayine kimya öğretimini seçeceğim.

Daha Fazlası

 

 

facebook

Adınız
E-mail adresiniz
Konu
Mesaj
Güvenlik Kodu
Buradasınız: Anasayfa Makaleler Yüzyılın Gırgırı: “Sokal Vakası”

Yüzyılın Gırgırı: “Sokal Vakası”

“Bilim konusundaki cehaletin sergilenmesi”alt

altAşağıda anlatacağım olay, bir bilimcinin postmodernist felsefecilerle dalga geçmesidir ve bu, o felsefenin  beyin merkezinde gerçekleşmiştir. Yirminci yüzyılın en büyük sorunlarından birine dikkat çeken bu olayın şokuna girmeyesiniz diye biraz uğraşacağım; sizi konuya ısındarmam gerekiyor. Bir kere nedir şu postmodern felsefe filan diye soracaksınız. Onun için makaleyi yavaş yavaş, sindire sindire okumalısınız! Konu, bilim ve teknoloji kültürüne yabancılaşmayla ilgili.

Bizler, bilim ve teknolojinin tarihte eşi görülmemiş düzeyde insanlığın yaşamını etkilediği bir zamanda yaşıyoruz. Fakat insanlarımızın çoğu bunun farkında değil. Bilim kültürünü içselleştirmiş değiliz. Tarihsel bir böbürlenmenin, bugünümüzü belirleyeceği yanılgısı içindeyiz. Ülkemizde kültürlü ya da eğitimli insan dendiğinde, en iyimser deyişle beşeri bilimler konusunda çok konuşanlar anlaşılmaktadır.

 

Bilim okur yazarlığı, bilimin yirminci yüzyılda kazandığı yeni nitelik, bilim ve teknoloji ilişkisi adeta normal kültürümüzün dışında, bilimcileri ilgilendiren steril bir olguymuş gibi görülmektedir. Öte yandan beşeri bilimler konusunda da evrensele yönelenle yerelliğe yönelenler arasında da büyük bir yarılma var. Yaşar Kemal’in ve Orhan Pamuk’un kazandığı uluslarası ödüller, ideolojik saldırılarla gölgelenmek istenmektedir. Uygarlığa, bilim ve teknolojiye düşmanlık, her taşın altında şeytan aramakla bizi bitip tüketiyor.

Uzmanlaşmanın yaşandığı çağımızda hâlâ, her şeyi bilen kerameti kendinden menkul adamların peşinde kuyruğa giriyoruz. Cehalet, cehaleti besliyor. Bilim ve teknolojiye düşmanlık, özgürlük ve demokrasiye düşmanlık iç içe yürüyor. Cehalet, kendinden geçmiş bir tarihsel böbürlenmeyle örtülmeye çalışılıyor; ama mızrak çuvala sığmıyor.

 

Bilim ve Teknoloji Antipatisi

 

Bilim ve teknoloji antipatisi ve cehaleti, yeni bir şey değil. Demir yollarının gelişimine nasıl karşı çıkarsınız? Eğer at ya da deve yetiştiricisiyseniz, demir yollarının doğal çevreyi ve hayvanları yok edecek canavarlar olduğunu söylersiniz! Eğer el yazmasıyla hayatınızı kazanır da halkı değil kendinizi düşünürseniz dinsel bahaneler de uydurarak matbaayı reddersiniz. Fakat işin çok daha başka boyutlarını akıl edenler de olmuştu 19. yüzyılda. Örneğin Wellington Dükü, demir yollarının gelişmesiyle “aşağı sınıftan kimselerin ülkede aylak aylak dolaşmasına yol açılacağını” iddia etmişti.

 

Madam Bovary (1857) adlı ünlü romanının yazarı Fransız realistlerinin en büyüklerinden Gustave Flaubert (1821-1880) çağdaş uygarlığın en büyük dört kötülüğü olarak şunları sıralamıştı: Demiryolları, fabrikalar, kimyagerler ve matematikçiler. Yaşam, söylendiğinden daha karmaşıktır. Bu adam, Rouen yakınlarında otururken Paris’te oturan arkadaşına ziyarete giderken demiryollarını kullanıyordu. İnsan, hiç olmazsa bu nedenle trene müteşekkir olmasını bekliyor; ama ne gezer! Bugün de oturup kalkıp teolojik ve ideolojik nedenlerle teknolojiye saldıranlar, bu araçları kullanmakta beis görmüyorlar.

 

Fransız filozofu Jean-Jacques Rouseau’ya (1712-1778) göre bilim ve erdem, hiç uyuşmazdı ve bütün bilimler, iğrenç bir kökene sahipti. Gökbilim, yıldızbilime duyulan boş inandan; belagat (edebiyat), hırstan; geometri, cimrilikten; fizik, boş meraktan geliyordu. Etik, kaynağını insan gururundan alırdı. Eğitim ve kitap basma sanatı da üzüntü verici türdendi. Uygar kişiyi, eğitim görmemiş bir barbardan ayırt eden her şey kötüydü. Rousseau,“ İnsanın doğuştan iyi” olduğunu “sadece kurumların onu kötüleştirdiğini” savunuyordu. Günah işleme eğilimine ve kilise aracılığıyla kurtuluş öğretisine karşı tezdi bu.

 

Yalnız Almanya’nın değil, dünyanın en büyük ozanlarından, Faust’un yazarı Johann Wolfgang von Goethe (1749-1832) de bilimselcilik karşıtıydı; otorite inancının karşısındaydı. Onun ansiklopedik (wikipedia) sıfatları  arasında  şair, romancı, oyun yazarı, doğa filozofu ve diplomat sıfatları geçiyor.  Optik konusunda Newton’la bile aşık  atmaya çalıştı.

Bir 19. yüzyıl sanat eleştirmeni ve estetikçisi olan İngiliz John Ruskin (1819-1900) büyük mühendisler dünyayı daha iyiye dönüştürürken bile endüstri karşıtlığını sürdürüyordu. Ruskin, endüstrinin yükselişinin hayatın temel gerçekliklerini hiçbir şekilde değiştirmediğini savundu:

“Tahılın büyüdüğünü ve sürgün verdiğini seyretmek; saban demirinin ya da küreğin başında soluk soluğa kalmak; okumak, düşünmek, sahip olmak, umut etmek, dua etmek... Dünyanın refahı bunun gibi birkaç şeyi bilmeye ve öğretmeye bağlı; ama demir, cam, elektrik ya da buhara bağımlı olmak aptalca.”

Burada üslup harika; ama varılan sonuç “aptalca”. Bugün de çevrecilerden hayvan hakları savunucularına, insanın kutsallığından genetik araştırmalarına karşı çıkmanın matnığında bunlar bilinç dışı olarak yankılanmaktadır.

“İki Kültür” ve Postmodernizm

Doğa bilimcilerle beşeri bilimciler arasındaki yarılma, 1959’da Charles Percy Snow’un (1905-1980) Two Cultures (İki Kültür) adlı kitabında dile getirilmişti. Bilimci ve yazar Snow, kitabında bu iki grup arasındaki iletişim kopukluğundan, birbirlerini anlamadıklarından ve bu kopukluğun dünya problemlerini çözmeye ciddi bir engel teşkil ettiğiden yakınıyordu. Snow’un konferansının başlığı “İki Kültür ve Bilimsel Devrim”di. Saptadığı iki kültür, kendi deyimiyle “edebi entelektüeller” in ve doğa bilimcilerin kültürüydü ve Snow, bu iki kültür arasında, dünya sorunlarını halletmede teknolojinin başarı şansını azaltan derin bir karşılıklı şüphe ve anlayışsızlık bulunduğunu söylüyordu.

1970’lerdan sonra bilim dışı akımların kollarından biri de postmodernizm oldu. Postmodernizm, modernliğin sonrası ve ilerisi anlamına geliyor. Dogmalara karşı çıkar görünmekle birlikte bilimsel bilgiyi de bir “ideoloji” gibi görerek salt düşünce yoluyla her şeyi kavrama anlayışıdır.Onlara göre gerçeklik, bir illüzyondur, çağdaş bilim de bir anlatıdan, bir “mit”ten  başka bir şey değildir. Postmodernist anlayışta bilimsel açıklamalarla her türlü kişisel söylem eşitlenir. Kanıt göstermek yerine, uçuk düşünce teğellemelerine baş vurulur. Bu da çok şey söylüyormuş havasında bilim ve teknolojinin üzerine şal örtme gayretidir.

Azametli Aptallar

Amerikalı fizikçi Richard P. Feynman (1918-1988, Fizik Nobel 1965) farklı disiplinlerde çalışan insanların toplantısına katılıyor. Feynman, konuşuyor, soru soruyor; ama bilgiç görünmeye dayanamıyor. Onlara, “azametli aptallar” diyor. Çevrenize bakın onlardan epeycesini görebilirsiniz! Feynman, bir konferanstaki gözlemlerini aşağıdaki gibi anlatıyor:

alt“Konferansta bir sürü aptal vardı- azametli aptallar. Azametli aptallar, beni duvara tırmandırır. Normal aptallar tamam; onlarla konuşabilirsiniz ve onlara yardım etmeye çalışırsınız. Ama azametli aptallar-aslında aptal olup da bunu saklamaya çalışanlar ve hokus pokusla insanları etkileyecek ne kadar şahane olduklarına inandıranlar. İşte buna dayanam! Normal bir aptal düzenbaz değildir; dürüst aptal tamam. Ama üçkâğıtçı aptal felakettir! Konferansta karşıma çıkan bunlardı. Bir sürü azametli aptaldı. Çok hayal kırıklığına uğradım...

 Bir sosyolog vardı. Hepimizin okuması için bir makale –daha önceden yazılmış–yazmıştı. O lanet şeyi okumaya başladım. Gözlerim kapanıyordu: Ne başını ne sonunu bulabiliyordum! Bunun sebebini listedeki kitaplardan hiçbirini okumamış olmamdan kaynaklandığını anladım. Sonuna kadar o rahatsız edici “Ben yeterli değilim” duygusunu yaşadım. Sonra kendikendime “Duracağım ve bir cümleyi yavaş yavaş okuyacağım. Böylece ne cehennemin dibi anlamına geldiğini çıkarabileceğim” dedim.

Durdum-gelişigüzel- ve bir sonraki cümleyi çok dikkatli okudum. Tam olarak hatırlayamıyorum ama şuna çok yakındı: “ Sosyal topluluğun her üyesi çoğu zaman bilgiyi görsel, sembolik kanallardan alır.” Tekrar tekrar okudum ve tercüme ettim. Ne anlama geldiğini biliyor musun? “İnsanlar okur”.

Bir sonraki cümleye geçtim ve onu da tercüme edebileceğimi gördüm. Sonra bu gereksiz bir iş oldu: “İnsanlar bazen okur, bazen de radyo dinler” ve bunun benzerleri. Ama öyle gösterişli yazılmış ki bir kere okuyarak anlayamıyorsunuz ve sonunda çözünce işin içinde hiçbir şey olmadığını görüyorsunuz.”

Feynman aynı toplantıda hoş bir sürpriz de yaşıyor. Toplantılarda her adamın söylediği her kelime o kadar önemli idi ki bir steno-daktilo vardı ve her şeyi daktilo ediyordu.

İkinci gün steno-daktilo Feynman’a  geldi ve aralarında şu konuşma geçti:

Daktilo: Sizin mesleğiniz nedir? Eminim profesör değilsiniz.

Feynman:  Ben profesörüm.

Daktilo: Ne profesörü?

Feynman: Fizik-bilim.

Daktilo: Tamam! Sebep bu olmalı.

Feynman:  Neyin sebebi?

Daktilo: Görüyorsunuz, ben bir steno-daktiloyum ve burada söylenen her şeyi daktiloda yazarım. Şimdi, başkaları konuşurken, ne söylerse yazıyorum; ama ne söylediklerini anlamıyorum. Ama siz ayağa kalkıp ne zaman bir soru sorsanız ya da bir şey söyleseniz ne kastettiğinizi tam olarak- sorunun ne olduğu ve ne söylediğinizi- anlıyorum. Bu yüzden sizin profesör olmadığınızı düşündüm.

Gelelim “Sokal Vakası”na.

New York Üniversitesi’nden fizikçi, matematikçi, bilim felsefecisi Alan Sokal, postmodernizmin kalelerinden sayılan ve kültürel çalışmalar alanında saygınlığıyla tanınan Duke University Press’in bastığı Social Text dergisine bir makale gönderdi. Makalenin başlığı bile azametli ya da derin görünüyordu :"Transgressing the Boundaries: Toward a Transformative Hermeneutics of Quantum Gravity."Sınırları Aşmak: Kuantum Kütle Çekiminin Dönüşümsel Bir Betimlemesine Doğru”. Makaleye editörlerin eleştiri yapmalarını bile öneriyor; ama  makale 1996’da altSocial Text’te eksiksiz olarak yayımlanıyor. Makale, güya kuantum mekaniğinin postmodern yorumunu veren uyduruk bir makaleydi ve Sokal bunu ifşa etti. Oysa Sokal’ın makalesini titizlikle ve eleştirel bir gözle inceleselerdi, editörlerin içine bir kurt düşmesi işten bile değildi. Makale, birbirine zıt olan kuantum mekaniği ile genel görelilik kuramlarının birleştirilmesinin, postmodern “özgürleştirici” bir bilim yaratacağını savunuyor gibiydi. Hatta enfes budalalıklar denebilecek iddialar vardı. Örneğin pi sayısının, sabit ve tümel olmak şöyle dursun, aslında gözlemcinin konumuna göre belirlendiğini ve bu yüzden “kendisinden kaçılamayacak tarihsiciliğin” konusu olduğunu öne sürüyordu. Makalenin sergilediği görelilik, doğrusu çılgınlık sınırlarını aşmaktaydı. Yazının ekindeki bibliyografya ise adeta bilim eleştirilerinde bir “Kim kimdir?” rehberi gibiydi ve içerikle pek ilgisi yoktu. İşin ilginç yanı, Sokal bu görüşleri, Jacque Derrida, Lyotard, Jacques Lacan, Bruno Latour, Luce İrigaray, Michel Serres, Gilles Deleuze, Felix Guattari gibi postmodern ustalardan yaptığı alıntılarla ve Social Text’in editörleri Andrew Ross ile Stanley Aronowitz’e dalkavukça göndermelerle örmüş ve perdenin arkasına zekice gizlenmişti. Sokal, makalesinin temel tezini şöyle özetliyor:

Birçok doğa bilimci ve özellikle de fizikçi, Batılı aydın bakış açısı üzerindeki Aydınlanma-sonrası hegemonyanın empoze ettiği dogmaya yapışıyorlar. Bu kısaca şöyle  özetlenebilir: özellikleri tek tek insanlardan ve hatta insanlığın bütününden bağımsız bir dış gerçeklik vardır; bu özellikler ‘ebedi’ fizik yasalarında kodlanmıştır; insanlar, (sözde) bilimsel yöntem tarafından belirlenmiş ‘nesnel’ prosedürlere ve epistemolojik sınırlamalara uyarak bu yasalar hakkında güvenilir fakat mükemmel olmayan ve geçici bilgi sahibi olabilirler.”(Sokal, 1996)

Sokal, ‘Kartezyen-Newtonyen metafizik’ olarak adlandırdığı bu bakış açısının 20. yüzyılda bilimde meydana gelen değişmelerle geçerliliğini yitirdiğini; yapısalcılık-sonrası eleştirinin, ‘nesnellik’ kisvesi altında yatan ideolojik hâkimiyeti açığa çıkardığını; fiziksel gerçekliğin sosyal-dilsel bir inşadan ibaret olduğunun artık anlaşılmaya başladığını ve bilimin diğer anlatılar karşısında ayrıcalıklı ve üstün bir epistemolojik konuma sahip olmadığının ortaya çıktığını iddia ediyordu. Artık baskıcı değil, “özgürleştirici postmodern yeni bir bilimin” zamanının geldiğini söylüyordu. Makalesinin uydurukluğunun daha da kolay anlaşılması için araya apaçık saçma şeyler de sıkıştırmıştı; pi sayısı ve yer çekim sabiti g birer değişmez değildir, tarihsel olarak değişmektedir, gibi.

Skandal, New York Times, International Herald Tribune, Le Monde ve dünyanın başka saygın gazetelerinin manşetlerine çıktı. Sokal kısa bir süre sonra makalenin içeriğini Lingua Franca sayfalarında açıkladı. Muziplik böylece açığa çıktı.

 

Sokal, makalesinin ardından bunun uydurma bir makale olduğunu açıklayınca, karşılıklı eleştiri ve suçlamalarla ortalık karıştı. Olayın dikkat çekici üç noktası şöyle belirtilebilir:

Birincisi, beşeri bilimcilerin doğa bilimleri hakkında nasıl olup da bu kadar cahil olabildikleri. Nitekim Sokal da bir amacının bazı akademik çevrelerin bilimsel cehaletini parodik bir biçimde sergilemek olduğunu belirtiyor. Sokal, Belçikalı teorik fizikçi Jean Bricmont’la birlikte 1998’de “Son Moda Saçmalar: Postmodern Entelektüellerin Bilimi Kötüye Kullanmaları” başlıklı bir kitap yazdı (Bu kitap İletişim Yayınlarından 2002’de Türkçe’de yayımlandı). Yazarlar, bu kitapta yukarıda adı geçen entelektüllerin  doğa bilimi alanından yaptıkları anlamsız ve yüzeysel alıntıları sergilediler.

İkincisi, Social Text gibi bir dergide nasıl olup da böyle uydurma bir makalenin yayımlanabildiği. Social Text, her ne kadar hakemli bir dergi değilse de, saygın isimlerden oluşan bir yayın kuruluna sahip; bu kurul böyle bir yazıyı nasıl olup da yayınladı? Ne olursa olsun, Alan Sokal olayından sonra Social Text, makaleleri çok ayrıntılı olarak incelemeye başladı.

Üçüncüsü, bu tartışma dünyanın en gelişmiş toplumlarında kendini gösteriyor. Bizim gibi gelişmekte olan ülkelerde hem doğa bilimcileriyle beşeri bilimcilerin arasındaki uçurumun, hem de genel olarak bilimle halkımız arasındaki uçurumun boyutları konusunda düşünmek gerek. Amerikalı kozmolog ve bilim yazıra Carl Sagan’ın (1934-1996) şu sorusu bizi daha çok düşündürmelidir:

“Çocuklara bilimsel düşünce ve umut aşılamaya çalışsaydık nasıl bir toplum olurduk?”

Kaynaklar

1. Carl Sagan, Karanlık Bir Dünyada Bilimin Mum Işığı (1995), Çeviren: Miyase Göktepeli, TÜBİTAK-YKY 1998

2. C.P. Snow, İki Kültür (1959/1993), Çeviri: Tuncay Birkan, TÜBİTAK Yayınları 2001

3. Federico Mayor, Bugün ve Yarın, Bilim ve İktidar (1995), TÜBİTAK Yay 1999

4. Gürol Irzık, Bilim Savaşları, TÜBA Yayınları 2005

5. Richard P. Feynman; Eminim Şaka Yapıyorsunuz Bay Feynman (1985),Çev: Osman Çeviktay, Evrim Yay 2000

6. Ziyauddun Serdar, Thomas Kuhn ve Bilim Savaşları (2000), Çeviren: Ebru Kılıç, Everest Yay  2000

7. http://en.wikipedia.org/wiki/Sokal_affair(22.12.2011)

Ramazan Karakale

Diğer Makaleler

Facebook

ZİYARETÇİ SAYACI

BugünBugün130
DünDün436
Bu HaftaBu Hafta1221
Bu AyBu Ay5931
ToplamToplam362013